4 Ekim 2017 Çarşamba

Lizbon - Okyanusa Şarkılar Söyleyen Şehir


Yola çıkmak! Yitirmek ülkeleri! Bir başkası olmak süresiz,
Yalnız görmek için yaşamaktır. Köksüz bir ruhu olmak!
Kimseye ait olmamak, kendime bile! Durmadan gitmek, sonu olmayan
Bir yokluğun peşinde. Ve ona ulaşma isteği içinde!
Böyle yola çıkmaktır yolculuk. Ama ben açık bir yol düşünden öte,
Bir şeye gerek duymuyorum yolculuğumda. Gerisi sadece gök ve toprak. (*)
Portekizli şair Pessoa’ya ait olan bu dizeler yola çıkmaları, yolculukları irdeliyor. İnsan yollara, yolculuklara niçin çıkar? Şairin dediği gibi midir yolculuklara çıkmak? Portekiz’li şair çok derin düşünmüş elbette. Ben kendi yolculuklarımın analizi yaparken belki bu kadar derin düşüncelerin peşinde sürüklenmiyorum ancak ben de; keşfetme ve öğrenme merakımın dışında, ruhumu özgürleştirmek, kendimi daha  iyi ve gerçek anlamda yaşadığımı hissetmek ve pek tabii keyif almak için çıkıyorum bu yolculuklara. Bu yolculuklar ve geziler aynı zamanda beni besliyor; hayata bakışımı ve düşüncelerimi derinleştiriyor. Yeni bilgilerle zenginleşen dağarcığım ve yakınlaştıkça diyarlara sınırları da ortadan kaldırıyor; önyargılarımdan arınırken hoşgörüm de artıyor.  Bu yüzden, hissettiklerim, gezip gördüklerim, öğrendiklerim yalnız bende kalmasın, onları siz de yaşayın ve siz de bu yolculuklara çıkın istiyorum.  Kendi kişisel tarihimize not düşmenin yanında paylaşımlarımdaki gerekçelerden biri de bu.
Gezdiğim ülkeler ve şehirler içinde en çok nereyi; hangi ülkeyi ve şehirleri sevdin derseniz eğer bana, gözlerimi kapatıp bir an geriye döndüğümde sıralama yapmakta zorlanırım. Çünkü her biri kendi tarihi, coğrafyası ve insanıyla ayrı ayrı değerlendirmeyi gerekli kılar ve hepsi ayrı birer dünyadır gözümde. Ancak bazı şehirler sizi diğerlerine göre biraz daha fazla etkiler, bu da görecelidir elbette; o şehirde neyi aradığınıza, neyin etkisinde kalarak gezdiğinize veya çok başka nedenlerle etkileşimlerimiz de farklı olabilir bu yüzden. Herkesin beğendiği bir yer, siz de aynı etkiyi bırakmayabilir. Ancak ben gezdiğim ve gördüğüm ülkeler içinde kaşifler diyarı Portekiz’i  ve başkent Lizbon’u gönül hanemde ayrı bir yere koyacağım.
Lizbon’da tıpkı İstanbul gibi, yedi tepe üzerine kurulmuş ihtişamlı bir şehir bu yüzden tarih boyunca hep nam salmış. Tejo Nehri (Rio Tejo) bizim boğazımızın yerini tutmasa da tıpkı onun gibi şehrin iki yakasının arasından geçiyor. Eski adıyla Salazar yeni adıyla 25 Nisan Köprüsü, uzaktan yelkenliyi andıran Avrupa’nın en uzun Vasco da Gama Köprüsü ve Atlas Okyanusu’na açılan deltası ile Tejo Nehri şehrin etkileyici güzellikteki en önemli yerlerinden biri ve aynı zamanda doğal bir liman. Ayrıca insanları son derece sıcakkanlı,  İngilizce konuşan çok az insan olsa da size her konuda yardıma hazırlar bu yüzden yabancılık çekmeyeceğiniz bir şehir. Anlayacağınız aramızda daha ilk görüşte hissedilir bir çekim oluştu ;) bu ilk izlenim önemli!. Sonrası su gibi akıyor…  Aralarda nahoş görüntüler olsa bile bir daha onları görmüyoruz. Hatta ‘ aaa! aynen bizde de, sokak aralarında çamaşırlar böyle asılır’ falan diyerek gülümsüyoruz bir de ;) ortak şeyler de buluştukça kanımız daha bir ısınıyor bu şehre :) 
Okyanusun rüzgârı, daracık parke taşlı ve dik yokuşlu sokakları,  seramik kaplı evleri,  ahenkli  vitrinleri, fadistaların göğe uzanan buğulu ezgileri, ayaklarıma dolanan tekir kedinin yoluma eşlik edişi… labirent gibi birbirine benzeyen sokaklarında kayboluşlarımız… sonra birden karşımıza çıkan renkli tramvayları, asansörleri, meydanlarda yüzüme gülücükler konduran sevimli canlı heykelleri ve şairleri ve liderleriyle birlikte omuz omuza yürümek tarifsiz bir duyguydu. Öyle ki bu şehir başka bir dünyaya açılan kapının önündeki son liman gibi yüzyıllardır vakur duruşunu hiç bozmadan, değişime uğramadan öz kültürünü ve tarihini saygıyla bugüne taşımış kadim bir şehir. Dolayısı ile siz de tarihine, kültürüne, liderlerine, sanatçısına ve halkına sahip çıkmış kadir kıymet bilen bir ülkeye saygı duyuyorsunuz.  
Kâşiflerin dünyaya açıldığı bu pencereden şimdi o, keşfettiği dünyanın insanları tarafından aynı şekilde saygıyla, güvenle ve sakince keşfedilmeyi bekliyor. Ve şimdi artık keşif sırası bizde. 
Portekiz gezimizi kaldığımız yerden anlatmaya devam ediyorum. En son, Avrupa Kıtası’nın en doğu noktasına; yani Atlas Okyanusu’nun kıyısına ‘Cabo da Roca’ya gitmiş ardından, Lizbon’un eski bir balıkçı köyü ve aynı zamanda bir sayfiye yeri olan Cascais ve Estoril’i ve en son da 19. yüzyılda romantik şairler ve yazarların ilham ararken keşfettikleri ve Portekiz’in tüm geçmiş kültürünü yansıtan tarihi şatolarıyla UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alınmış olan masal kent Sintra’yı gezmiştik.
Endülüs Medeniyeti’nin izlerini görmek üzere Portekiz ve İspanya’ya gerçekleştirdiğimiz gezimizin Portekiz sınırları içindeki son durağı başkent Lizbon oluyor. Bir haftalık Endülüs Turumuzun İlk 3 gününü Portekiz’in birbirinden güzel ve karakteristik şehirlerinde geçirdik, oldukça yoğun programımızla dolu dolu geçen günlerin ardından gezimizin finalini Lizbon’la yapıyoruz. Biliyorsunuz biz bu geziye tur aracılığı ile çıktık. Gönlüm bağımsız bir şekilde bir şehri keşfetmekten yana olsa da eğer tur ile gitmemiş olsaydık bu kadar kısa sürede bu kadar yer göremezdik. Portekiz'i tamamına yakın gezdik. Aynı anda iki ülkeye gitmiş olduk. Aslında uzun zamandır bir grupla seyahate çıkmamıştık, biraz çekincelerim vardı ama neyse ki güzel insanlarla buluştuk.  Sonra artık vizeyle bir yerden bir yere gitmek de son zamanlarda bir hayli güçleşti! O yüzden tercihimizi bu şekilde bir turla yapmayı daha uygun bulduk. Bireysel de gezilebilir, bir turla da, hatta tek bir yer belirleyip sayfiye yerlerinde de makul bir bütçeyle tatil yapabilirsiniz, oradan günübirlik yakın çevreyi dolaşabilirsiniz, çok da güzel olur. 
3 gün bir arada yemeler-içmelerle vakit geçiren grup üyeleri de artık birbiriyle kaynaşıyor. Hani denir ya, birbirini tanımak istiyorsan bir seyahate çıkmalısın, daha olmadı bir sofrada oturup karşılıklı yemek yemelisin. Evet bu seyahatlerde hiç tanımadığınız ve belki bambaşka dünya görüşüne sahip insanlarla bir arada da pekâlâ olunabileceğine tanık oluyorsunuz.  En önemli ortak paydanız, katılan herkesin seyahat etmekten hoşlandığı ve gezgin bir ruha sahip oluşu, doğal olarak aranızda bir sempati oluşmasına neden oluyor.  Ayrıca tercih ettiğiniz tur bir kültür turu;  bile isteye seçiminiz olan bir Endülüs Turu. Dolayısıyla katılımcılar tarihe, kültüre ilgi duyan, entelektüel ve oldukça renkli kişilerdi. Birikimli olmaları yanında seviyeli ve saygılı olmaları ise hepsinden daha önemliydi tabi aksi olsaydı, bu bir hafta, işkenceye de dönüşebilirdi. Bir de malum neredeyse her saat başı gündemi değişen  güzelim memleketimizin hali ve ahvali ortadayken!. Ve bu yüzden kısa bir süreliğine de olsa bir huzur arayışı ile bu seyahatlere çıkan ve sizinle benzer hissiyatlar içinde olan seyahat severlerle bir arada olmanın getirdiği bir rahatlık hali de herkesi sarıp sarmalamıştı. Anlayacağınız turumuz da, grubumuz da güzeldi.
Turumuz ve grubumuza dair düşüncelerimin ardından gezimize kaldığımız yerden anlatmaya devam ediyorum. En son Sintra’yı gezmiştik ve Sintra’dan sonra Lizbon’a gitmek üzere yeniden yola koyuluyoruz. Lizbon’a çok fazla uzak olmayan mesafedeki otelimize akşam saatlerinde giriş yapacağız ama öncesinde Portekiz’in tarihine tanıklık etmiş olan önemli yerleri ziyaret edeceğiz.

25 Nisan Köprüsü 
Sintra’dan hareketle Lizbon’a doğru otobüste bakına bakına giderken rehberimiz Eser Hanım’da, Lizbon programını anlatıyor bize ve bir yandan da uzaklardan görünen Tejo Nehri’ni ve üzerindeki 25 Nisan Köprüsü’nü işaret ediyor. 

Köprüye bakarken ayrıca Lizbon’un karşısındaki tepede, köprünün hemen arkasında Almada Bölgesi’nde, kollarını açmış İsa Heykelini (Cristo Rei) görüyoruz.  1950 yılında buraya dikilmiş olan heykelin kaidesi 80 metre imiş bir hayli gösterişli. Ve Rio’daki heykelin bir benzeri.

İsa Heykeli (Cristo Rei)
Cristo Rei heykelini, ülkeyi 2. Dünya Savaşı’na girmekten kurtardığına inandıkları İsa’ya teşekkür etmek amacıyla dikmişler buraya. Bu tabi ki ulvi bir hissiyat, gerçek ise; Portekiz’i bu savaşa girmekten o yılların güçlü başkanı Antonio Salazar’ın stratejik politikası kurtarmış. Bu arada Salazar dünyada en uzun süre devlet başkanı kalma rekorunun da sahibidir bu notu da buraya düşmüş olayım.

Halkı tarafından çok sevilen lider Salazar, Portekiz’i yönetirken 3 F felsefesini hiç unutmamış. Hıristiyanların Hac Merkezlerinden olan Fatima, Portekiz’e Avrupa üçüncülüğünü ve dünya dördüncülüğünü getirmiş olan Futbol ve Fado. Kendi selameti için 3 F yi hep başının tacı yapmış.
Portekiz'in başkenti LİZBON 
kâşiflerin diyarı, seyyahların uğrak yeridir.
Lizbon şehir merkezi, Tejo Nehri’nin iki yakası arasına kurulmuş. Belem’den hemen sonra Tejo Nehri, Atlas Okyanusuna kavuşuyor. Okyanus’un kıyısında da daha önce gezmiş olduğumuz sahil kentleri var. Estoril, Cascais,Cabo da Roca… biraz içeride Sintra. 
Lizbon'un en önemli semtleri:Belem, Alfama, Baixa, Barrio Alto ve Chiado’dur. Lizbon semtlerini sırasıyla dolaşıyoruz.

Lizbon’un nehir kıyısındaki semti Belem ile Lizbon turumuz başlıyor.
Lizbon şehir merkezine gelmeden önce Lizbon’un Tejo Nehri kıyısındaki semti Belem’de görülecek dört önemli yer bulunuyor;  Jeronimos Manastırı, Belem Kulesi, Kaşifler Anıtı ve Denizcilik Müzesi ve ayrıca buraya kadar gelmişken yemedim dememek için Belem Turtası ritüeli var, tabi ki isteye bağlı. Rehberimiz bir uyarıda bulunuyor; Belem Turtası ‘Pasteis’i tatmak isteyenlerin upuzun bir kuyrukta beklemeyi göze almaları gerekeceğini, bu yüzden diğer yerlere zamanlarının yetemeyebileceğini belirtiyor. Tercihi bize bırakıyor.  
Tabi ki tatlı-severler belli oluyor ;) otobüsün yarıdan fazlası koşa koşa Belen Pastahanesine giderken biz tercihimizi tarihi yapılardan yana kullanıyoruz. Çünkü Belem Turtası meşhur, onu bir şekilde Lizbon'da test edebiliriz. Bu yüzden biz de koşa koşa yolun diğer tarafına geçerek, Belem Kulesi ile Kaşifler Anıtı’nın yakınına gidiyoruz. Bize verilen yarım saatlik zaman dilimini bu tarihi yapılar etrafında geçiriyoruz.

Belem Kulesi (Torre de Belem)
Belem Kulesi 1521 yılında, daha sonra Jeronimos Manastırı’nı da inşa edecek olan Mimar Diogo de Boitaca tarafından yapılmış. Bizim Kız Kulesi’ne benziyor biraz. Ancak bu kule nehre doğru uzanıyor. Zamanında  Belem Kulesi, denizcilerin karadan ayrılırken son kez gördükleri yapı oluyormuş.

Kulenin yapılmasındaki amaç Tejo Nehri’nin ağzını Romalıların deyimi ile Şirin Körfezi ve Lizbon şehrini korumaktır.  Ama yapıldığı yıllarda (15. Yüzyılda) sefere çıkan gemi kaptanlarının son rotaları ve emirlerini aldıkları yer olarak kullanılır. Kaptanlar, görev emirlerinin yazılı olduğu zarfları ise ancak denize açıldıktan sonra açarak istikametlerini öğrenebilirlermiş. Kule 1755 yılında yaşanan büyük depremde yerinden kayarak denizin içine oturmuş. Kulenin alt katındaki küçük delikler, ölüme mahkum edilmiş suçlular için yapılmış.  Bu yapı Unesco Dünya Mirası listesine girmiş.
Kaşifler Anıtı
Portekizliler bu anıta baktıklarında “Denizin çağrısı anıtta dile gelir” derlermiş.  Gerçekten son derece etkileyici bir anıt. Keşiflerin başladığı 15. Yüzyıl Portekiz’in Altın Çağı olarak kabul ediliyor. Portekiz’in keşifler çağında dünya imparatorluğuna giden yolu açan kişi Denizci Henry’dir. Bu soylu adam hiç denize açılmadan uzak diyarların keşfedilmesini sağlar. (Bkz)  Anıt 1960 yılında Denizci Henry’nin 500. Ölüm yılı anısına dikilmiş.
Anıtın en yukarısında Denizci Henry elinde bir karavela tutarken gözlerini uzaklara dikmiş olarak canlandırılmış. Anıt ise yelkenlerini rüzgârla doldurmuş bir karavele benzetilmiş. Denizci Henry’nin arkasında 5. Alfonso, Gaspar Costa Real, Diego Gomes, Pedro Alvares Cabral, Bartolomeu Dias, Macellan, Vasco da Gama gibi denizciler, bilim ve din adamları, nehre dönmüş yüzleri ile geleceğe bakışı simgeliyor.  
Anıtın hemen önünde yerde ise Salazar döneminde yapılmış olan dev bir dünya haritası bulunuyor. Kahramanlar veya Kahramanlar Anıtı, tıpkı bizim 'Tarihe Saygı Anıtı'mız gibi. Ayrılırken yanlarından bize dünyaları bahşeden Portekizli kaşiflere teşekkür ediyoruz biz de.
Jeronimos Manastırı
Manastırın yapımı 150 yıl sürmüş. Yapı, 14.ve 15. Yy.da dönemin denizcileri sefere gitmeden ve döndükten sonra ziyaret ettikleri Meryem Ana Şapeli’nin yerine yapılmış. İnşaatın masrafları da baharat ticaretinden karabiber parası adıyla toplanan vergilerden finanse edilmiş. İnşaatta Vasco da Gama’nın Hindistan’dan getirdiği beyaz kum taşları kullanılmış. Vasco da Gama’da sefer öncesi ve sonrası bu manastıra gelip dua edermiş. Daha sonra Manastır Saint Jerome keşişlerine tahsis edilmiş. Manastır Unesco Dünya Mirası listesine alınmış.
Hindistan Seyahatlerinin birinde ölen Vasco da Gama’nın kemikleri Manastırın yanındaki Santa Maria Kilisesi’ne gömülmüş, karşısına ise Luis Camoes’in mezarı yerleştirilmiş. 1985 yılında Portekiz’in en büyük şairi sayılan Fernando Pessoa’nın mezarı da yine bu kilisede imiş. 
Ne yazık ki Jeronimos Manastırı’nı restorasyon dolayısı ile ziyaret edemiyoruz. Bu yüzden sadece karşıdan bakabiliyoruz. Mimari açıdan son derece zengin olan manastırın içini görebilmeyi çok isterdim. 
Manastır ve Kilise’nin yanındaki Tarih Müzesi’nin bitişiğinde ise konusunda dünya çapında oldukça önemli kabul edilen Deniz Müzesi (Museu da Marinha) bulunuyor nasıl önemli olmaz ki! Portekiz gezimiz boyunca kaşiflerin izlerini sürdük, bilinmeyen topraklarda denizin, denizcilerin, okyanusun, okyanus rüzgârlarının, haritaların, balıkların ve deniz canlıların etrafında dönüp durduk. Denize ve Atlas Okyanusuna dair bunca hikâyeyi duyduktan sonra bu söylencelerin kaynağını görmek istiyoruz ancak ne yazık ki tur programında bu müzeye yer verilmemiş, illa ki bir şeyler eksik kalır, yeterince dolu bir programdı ama bir saat daha fazla kalabilirdik Belem'de. İnşallah bir daha geliriz Portekiz'e bu defa direk Lizbon'a ineriz. O halde biz tekrar gelinceye değin, bizim  gezemediğimiz yerleri de siz bizim yerimize gezin,  ziyaret edin müzeleri ve kulaklarımızı çınlatın olur mu!  
Bu arada rehberimiz Belem'den ayrılmadan önce bir anımsatmada bulunuyor ki, bu da çok önemli. Belem semtinin yukarı kesimleri Restole semti olarak geçiyor. İşte bizim Türkiye Büyükelçiliğimizde (1941'den itibaren) bu bölgede, geniş bir cadde olan Avenida Das Descobertas üzerinde yer alıyormuş. Veee  tahmin edin bakalım! bir zamanlar kimmiş Portekiz elçimiz?
Ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı İspanya ile birlikte Portekiz'de ülkemizi temsil etmiş. İki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek adına çalışan diğer elçilerimiz gibi gönüllülük esası içinde de kendisinden sonra görev yapanlar değerli katkılar sunmuşlar her iki ülkeye de, ancak Beyatlı'dan sonra ki iki elçimiz suikaste kurban gitmiş.  
Madem elçiliğimizden bahsettik ilk Portekiz büyükelçimiz ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı'nın unutulmaz mısraları ile yâd edelim kendisini.  
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler / Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler / Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden / Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden.  YAHYA KEMAL BEYATLI
Ve... Belem’deki kısa turumuz sona eriyor,  tekrar yola koyuluyoruz. Tabi ki bu arada Jeronimos Manastırı'na yaklaşık 5-10 dakikalık mesafesindeki Belem Pastanesi'ne koşa koşa giden turdaki yol arkadaşlarımıza soruyoruz meşhur Belem Turtası'nı, turtayı nasıl bulduklarını? Kimi 'çokkkk güzel' diyor, kimi de 'amannn bildiğin milföy hamurunun içine biraz krema koymuşlar tüm dünyaya yaymışlar' diyor:) ama bu pastayı meşhur etmişler mi etmişler işte!. sır gibi de tarifini kimsenin bilmediği Belem Turtası'na dair tatlı üzerine yapılan söyleşilerle bir anda tüm grupta bir tatlı rehavet hali çökmeye meylederken, rehberimiz duruma el koyuyor ve Belem Turtası'nın hikayesini başlıyor anlatmaya :) 
Meğer pastanenin manastırın yakınında bulunması bir tesadüf değilmiş efendim. Eski dönemlerde Portekiz tatlılarının en lezzetlileri hep manastırlarda yapılırmış. Rahipler manastırda yaptıkları şarapları, tortularından arındırabilmek için yumurta akı kullanırlarmış. Ellerinde kalan bolca yumurta sarılarından da bu tatlıları yapmaya başlamışlar. 1834 yılında bütün manastırlar kapatılıp, rahipler işsiz kalınca işte ortaya böyle bir pastacılık işi çıkmış. Bu yüzden o günlerden gelen bu pastesi formülü de özenle saklanıyormuş. Bugün, Pasteis de Belem (Belem Turtası) nın formülünü bilen sadece 3 kişiymiş. Her sabah 07.00'de bu üç kişi bir odaya kapanarak özel bir hamur ile kremayı hazırlarlarmış. Biz de olsa sivri kulaklı  'böceklerden' bu 'sır' kalır mıydı acaba!. Hafta içi 10 bin haftasonu 20 bin pasteis satışı oluyormuş. Müthiş bir pazarlama, tebrik etmek gerekiyor. Ah bir de bizim tatlılarımızı; baklavalarımızı, tulumba ve peynir tatlılarımızı, cezeryelerimizi, safran tatlılarımız... ve daha sayısız özel tatlarımızı düşündüm!. her biri dünya markası olabilir pek âlâ!. darısı bizim başımıza...  
Ve böyle tatlı muhabbeti yaparak giderken, güneş de yavaş yavaş batmaya hazırlanıyor... ve kısa bir süre sonra Lizbon şehir merkezine ulaşıyoruz. Otobüsün içinde küçük bir şehir turunun ardından Lizbon yakınındaki otelimize giriş yapıyoruz. Lizbon şehir merkezini  asıl gezimiz bir sonraki güne kalıyor. Dinleneceğiz, enerji toplayacağınız ve ertesi gün yüksek bir tempo bizi bekliyor olacak. 

Lizbon Şehir Merkezi – Eski Şehir

Lizbon kollarını açmış 'WELCOME' diyerek karşılıyor bizi.  
Hoş buldukkkk :)
Sabah kahvaltısının ardından artık Lizbon şehir merkezini keşfe hazırız. Aracımız bizi eski şehrin en önemli meydanlarından biri olan Praça Dom Pedro IV - Rossio Meydanı’nda  indiriyor. Gerçekten şahane bir meydan burası. Veee akşama kadar bütün saatler bizimdir, yani serbestiz efendim. Gruplar kendi içinde kimi yaya, kimi küçük araçlarla şehri dolaşmak üzere dağılıyor. Buluşma noktamız otobüsün bizi bıraktığı yerde olacak yine. Artık herkes rahatlamış vaziyette, biz Portekiz’e, Portekiz’de bize alıştı bir kere.
Praça Dom Pedro IV - Rossio Meydanı
Rossio Meydanı’nda bir zamanlar hayvan pazarı kurulurmuş; bir zamanlar dediğim tarih 18. Yüzyıl oluyor. Ve bu meydan; Engizisyon yıllarında infazlar gerçekleştirmiş, yine aynı yüzyılda bayram kutlamaları yapılmış bu meydanda ayrıca boğa güreşi arenası olarak da kullanılmış. Bizim Sultanahmet Meydanımız gibi biraz da!. 

Praça Dom Pedro IV - Rossio Meydanı
Teatro Nacional - Devlet Tiyatrosu
Meydanın ortasında Portekiz ve Brezilya Kralı Dom Pedro’nun heykeli bulunuyor. Meydanın dar köşesinde ise 1846 yılında açılmış olan Teatro Nacional yani Devlet Tiyatrosu bulunuyor.  Burası da tıpkı bizim Hipodrom veya At Meydanı gibi kullanılmış uzun süre ve şehrin kalbi olmuş tarih boyunca. 
 
Lizbon için önemli bir cazibe noktası olan Rossio Meydanının etrafı çeşitli kafelerle dolu. Tarih, sanat, estetik hepsi bir arada. Meydandaki parke taşlar nasıl ama! Okyanus dalgalarıyla şekillendirilmiş, çok hoş değil mi! 
Otobüsten indiğimiz Rossio Meydanı'nın dört bir yanı her çeşit ulaşım aracı ile çevrili. Buradan tramvaylar, taksiler, mini araçlar geçiyor, aynı zamanda adına 'tuktuk' denilen küçük araçların da durak yeri yine burası. Biz, zamandan kazanmak için gruptan bir çift ile anlaşıp, ‘tuktuk’ ile Alfama mahalleleri arasından dolanarak tepeye çıkıyoruz. 50 euro civarı tutuyor araç. İki aile olduğumuz için yarısını ödüyoruz. Mantıklı bir tercih oluyor bizim için. Hepi topu bir günümüz var bunu iyi değerlendirmek istiyoruz. Lizbon’un iki yakasını birleştiren nehrin etrafına ve tepelerine kurulmuş olan şehrin dik yokuşlu daracık sokaklarını; Alfama bölgesini böylece tuktuk ile gezmiş oluyoruz.  Ama taksi fiyatları da çok fazla değil bilesiniz, duruma göre 4-5 euro tutuyor şehir içindeki kısa mesafeler. Ayrıca 28 no'lu tramvay ile 40 dakikalık bir şehir turu yaparak Alfama Bölgesi de dahil daracık ara sokaklardan kıvrıla büküle şehri dolaşabilirsiniz. Çok da keyiflli olur.  

28 Nolu Tramvay

Alfama (Arap Mahallesi) 
Rengarenk çiçeklerle donatılmış ve azulejos 'seramik' kaplı evleri, balkonlara asılı çamaşırları, dik merdivenleri ve fadistaların hüzün dolu ezgileriyle, tarihle içiçe yaşayan bir semt burası. Daracık Alfama (Arap mahallesi) sokaklarından 'tuktukla' geçiyoruz. 
Üç yüz yıl Arapların işgalinde kalmış olan bölgenin adının Arapça Al-Hama yani; sıcak su çeşmesi kelimesinden geldiği sanılıyormuş. O büyük depremde şehrin en sağlam kalabilmiş olan bölgesi Alfama olmuş. 

 Sürücümüz direksiyona hakim, dik yokuşlu ve daracık ara sokaklar arasında 
minnak tuktuk'la pek keyifli bir şekilde bakına bakına gidiyoruz :) 


 *****


Hüzünlü fado ezgilerinin sokaklarda yankılandığı, şarkıcı ve şairlerin uğrak yeri Alfama'sı tarih boyunca orta sınıf halkının mahallesi olmuş. Bu yüzden Alfama Bölgesi'nin aşk, hüzün ve özlem içeren Fado müziğinin merkezi olarak kabul ediliyor. 

Blues müziğine çok benzeyen Fado'nun kökeni Portekizli kadınların gidip de dönmeyen denizci eşlerinin, sevgililerinin ardından yaktığı ağıtlar oluşturmuş.   
"Tanrı bize küçük bir ülke ve tüm dünyada mezarlar verdi" sözleriyle, Portekizli kadınlar hüzün dolu, keder yüklü duygularını ifade etmişler.
18. yüzyıldan sonra da gitar eşliğinde Lizbon kulüplerinde ve sokaklarda çalınıp söylenir olmuş... Alfama'nın dar sokaklarında ve tavernalarda Fado ezgileri, Portekizlilerin melankolisine karşılık bulmuş. Biraz tangoya da benzer bir havası var Fado'nun. 'Portekiz'in Sesi' namıyla  Amellia Rodrigues ise bu hüzün dolu Fado ezgilerini tüm dünyaya yaymış. Burada bize Amellia Rodrigues'in içli sesi eşlik ediyor.  

Okyanus dalgaları gibi; kâh melankoli rüzgarlarıyla, kâh tebessüm ettiğimiz görüntüler eşliğinde savrularak... kıvrıla büküle daracık Alfama sokaklarında 'tuktuk'la gezimiz sürüyor. 

Çok komik, çok sevimli taşıtlar bunlar...
baktıkça gülesi geliyor insanın :) 


Miradouro da Graça
Veee tepeye ulaşıyoruz. Seyir terasından Lizbon şehri tüm ihtişamıyla karşımızda. Bir yanda kale ve Tejo Nehri, diğer yanda şehrin mimarisi gözlerimizin önünde, artık kafamızdaki harita iyice yerine oturuyor, ne neresidir daha iyi anlayabiliyoruz. Böyle pek çok seyir terası mevcut Lizbon'da. 

*****


*****

Ve şehrin bir başka panoraması...



S.VICENTE
Rüzgâr bir başka esiyor bu şehirde. Tejo Nehri Atlas Okyanusuyla buluşuyor ve uçsuz bucaksız Okyanusun esintilerini de savuruyor... 
Castelejo Sao Jorge - Sao Jorge Kalesi
Portekiz Kalesi tarihin en büyük tanığı olarak karşıki tepeden, şehre hakim bir şekilde bakıyor. Kentin kurulduğu yer olarak kabul edilen tepeye zengin su kaynaklarından dolayı Sao Jorge veya Aya Yorgi adı verilmiş.  
Bu topraklara ilk gelen Lusitanilerden beri, Okyanus’un dalgaları ve rüzgârı şehrin karakterini oluşturmuş. Lusitaniler ise Portekizlilerin ataları olan Hint-Avrupa kökenli antik dönemlerin güçlü kavimleridir. 
Daha sonra Keltler, Fenikeliler, Kartacalılar bu topraklarda hüküm sürmüşler. Romalılar Lusitian dedikleri bu topraklarda en uzun İmparatorluk dönemlerini yaşamışlar. Portekizce ise yine bu dönemlerde Latince’nin etkisi ile oluşmaya başlamış. Şehrin adı Roma zamanında Portus Cale; Latin döneminde ise ismi Port (Liman) of Cale (kale) olur, bu iki kelime tarihi süreç içinde Portucale ve Portugal olur. Romalılar’ın egemenliği  ise Vizigotların istilası ile sona erer.  
İber yarımadasının (711 yılından itibaren) Kuzey Afrika’dan gelen Müslüman kavimlerin egemenliğine girmeye başlaması ile izleri halen devam eden yerleşimler başlar. Bugün ki Alfama Bölgesi (Arap Mahalleler)  bunun en önemli göstergesidir. Bu tarihten itibaren 500 yılı aşkın süre Portekiz’in hakimi Endülüs Emevileri olur. Portekizliler bu Müslüman halka Moor (Bedevi) derler. Lizbon bu dönemde en önemli ticaret limanlarından biri olur ve böylece günümüzde de yaşayan çok kültürlü kimliğine kavuşur. Bu dönemde tüm halklar, dinler, kavimler bu topraklarda huzurlu bir yaşam sürer. İşte bu yüzdendir belki de Portekizlilere hemen kanımızın kaynaması. Çok kültürlü, çok renkli bir millet.  
Castelejo Sao Jorge - Sao Jorge Kalesi
Lizbon’un adı da yine bu dönemde ortaya çıkmaya başlamış. Adı ile ilgili iki ayrı rivayet bulunuyor. Rivayetlerden biri; ‘Efsaneye göre, Truva’dan ayrılan ve Yunan koalisyonundan kaçarak Atlas Okyanusu’na gelen Odysseus (Ulysse) Lizbon’u kurmuş ve adını “Olissipo” koymuştur, bu isim yıllar geçtikçe Lisbon olmuştur’ der.

Diğer rivayete göre ise; Araplar Lizbona’a “El-Uşbuna” derlermiş ve bugün Portekizcede Lizbon’un okunuşu “Lişboğa” şeklindedir ve Arapların şehre koydukları isme benzemektedir.

I. Kral Alfonso’nun müttefikleriyle birlikte gerçekleştirdiği (1139) yeniden fethi ile Endülüs Emevilerinden geri alınır şehir. Ve bugünkü sınırlarına ulaşması ile fetih son bulur. İspanyollardan önce istikrara kavuşan Portekiz Krallığı okyanusa açılır, kaşifler dönemi başlar. Osmanlı, Venedik ve Arapların kapattığı doğru yolu açmak için ardı ardına keşifler yapılır. Ve bugün 10 milyon insanın yaşadığı bu küçük ama yaptığı keşiflerle büyük olan Portekiz; bir dönem dünya imparatorluğu olmasını, uygarlık tarihine katkıları ve farklı coğrafyalardan milyonlarca insanın Portekizce konuşmasını okyanusa /okyanusun bu ülkeye bahşettiği büyük bir nimete borçludur. Bu yüzden başımızı döndüren bu rüzgâr bir başka esmektedir bu şehirde. (**)

Bu tarihi bilgileri vermeseydim eğer bu gezi yazısı bana göre eksik kalacaktı. Ve sadece gittim gördüm, gezdim, yedim içtim.. demek haksızlık olurdu bu şehre. Öyle ki, bu bilgiler de zaten, özetin de özetiydi :)  sonra okumak ve yeni bir şeyler öğrenmek en büyük zenginlik değil miydi ki! ;)
Mor çiçekleriyle Jakaranda ağaçları 
şehre çok başka bir hava katmış.. 
Veeee 15 dakikalık bir fotoğraf molasının ve küçük tarihi söyleşimizin ardından tekrar tuktuk’la Alfama Mahallesinin daracık renkli sokaklarından kıvrıla büküle inerek Rossio Meydanı’na geri dönüyoruz. 
Bu turumuz yaklaşık 40 dakika sürüyor. Bizi tuktukla gezdiren bayan sürücüye teşekkür ederek ayrılırken bir de hatıra fotoğrafı çektirmeyi ihmal etmiyoruz.Artık biraz da yürüyerek Lizbon’u turlayacağız. 
 
Portekiz yedi tepeye kurulmuş olduğu için, yokuşları bir hayli bol ve dik, ancak bu sizi korkutmasın, her çeşit ulaşım aracı var Lizbon’da. Metrosu, tramvayı, finiküler tipi araçları, tuktuk’ları ile bol seçenekli.  Hatta ara sokaklarda bazen alışveriş merkezlerinin içinde dahi, diyelim ki asansörle avm’nin 4. katına çıktınız, aşağıya inmek yerine aynı kat üzerinden çıkış yaparak kolaylıkla kendinizi üst sokaklarda bulabilirsiniz. Biz bunu yanlışlıkla deneyimlemiş olduk ama pek de hoş bir tecrübe oldu. Bir de IV Rossio Meydanı’nın hemen arka sokaklarında Portekiz’in çok meşhur marketi var, alışveriş yapmanız için son derece ideal. Biz grup üyeleri bu marketler zincirinden çok alışveriş yaptık.  Yerine göre restoranda da yedik, abur cubur türü atıştırmalıklar, içecek çeşitleri, şaraplar vs. için de bu marketleri kullandık. Fiyatları da son derece makuldü. ( Marketin adı aklıma gelince yazacacağım.)
 
Baixa 
Rossio Meydanı bir taraftan daracık sokaklar ile Baxia veya Aşağı Şehir’e, bir taraftan da Avenida da Liberdade ile Yeni Şehir’e açılıyor. Biz de ara sokaklara dalarak, yokuş aşağıya doğru iniyoruz ve meşhur Praço do Comercio Meydanı’na geliyoruz. 
Rossio’dan Comercio’ya uzanan dar sokaklar Baixa’nın kalbini oluşturuyor. Bu sokakların merkezi Rua Augusta’dır.

Praça  do Comercio (Ticaret Meydanı)
Comercio Meydanı Avrupa’nın en büyük şehir meydanlarından biri oluyor. Lizbon’un kalbi bu meydanda atıyor. Konser ve festival gibi kültürel etkinliklerin yaşandığı bu meydan, tarih boyunca pek çok ilginç olaya da tanık olmuş. 1908’de çift suikast gibi tarihi bir olay yaşanmış, Kral Carlos ve Luis Filipe bu meydanda öldürülmüş, 1974 yılında binlerce insan, diktatörlük rejimini yıkmak için yine bu meydanda toplanmış.
Comercio Meydanının ortasında at üstünde Kral Joseph I'in Heykeli tüm ihtişamıyla Lizbon halkını selamlıyor.  Büyük depremden önce burada Ribiera Sarayı bulunuyormuş. Ancak bu büyük deprem saray ve tüm Baixa bölgesini  yerle bir etmiş.  King Joseph I, 1755’te Lizbon’da meydana gelen büyük depremden sonra şehri yeniden inşa etmiş. Şu an meydanın iki ucundaki kuleler Ribiera sarayının aslına uygun olarak tasarlanmış hatıraları olarak orada bulunuyor.

Enerjisi çok yüksek ve sürekli turistlerle dolu olan Comercio Meydanı Lizbon'da görülmesi gereken en önemli yerlerden biri. Ayrıca Tejo Nehri kıyısında bulunan Praça do Comércio (Ticaret Meydanı) gezmeye başlamak için de iyi bir nokta.
Zafer Takı'nın altından Lizbon’un sadece yayalara açık bir alışveriş caddesi olan Rua Agusto Caddesi’ne giriyoruz. Burası inanılmaz renkli bir cadde. 

Canlı mankenler, sokak müzisyenleri, performans sanatçıları 
ve çeşitli mağazalar, kafeler bu cadde üzerinde... 

Ayrıca caddenin sağlı sollu sokakları da keşfedilmeye değer. 

Rua Agusto Caddesi


Rua Agusto Caddesi
Rua Augusta’ya paralel sokakların isimleri meslek gruplarının ismini taşıyor. Örneğin Rua Aurea veya Ouro: kuyumculara, Rua dos Sapateiros: ayakkabıcılara, Rua da Prata: gümüşçülere, Rua dos Correiros: köselecilere, Rua dos Fanqueiros: tekstilcilere ayrılmış. Bu sokakları dik kesen sokaklar ise: Santa Justa, Assunçao Vittoria, Conceiçao, Sao Juliao gibi şehrin koruyucu azizlerine ayrılmış ve azizlerin isimleri verilmiş sokaklara.
Praça do Comercio’dan gelirken Rua Aurea’dan sağa döndüğünüzde Lizbon’un en ünlü asansörü karşınıza çıkacaktır. 
Santa Justa Asansörü
Santa Justa Asansörü 20. Yüzyılın başında Eyfel Kulesi’nin mimarı Gustave Eiffel’in çırağı Raoul de Mesnier du Ponsard tarafından tasarlanmış. Asansörün kulesi Neo-gotik özellikteymiş. İlginç bir yapı, daracık alışveriş merkezinin arasına kondurulmuş.Kuş yuvası gibi :) Şehre kuşbakışı bakmanızı sağlayan ve sizi aynı zamanda üst mahallelere çıkaracak olan asansörün ücreti 5.15 euro idi. Buradan Sao Jorge Kalesini ve Baixa’nın üzerine inen güneş batışını seyretmek ritüeller arasında. Tabi upuzun kuyruğa girmeyi göze alırsanız. Biz vakit kaybetmek istemedik, nasılsa seyir terasından Lizbon manzarasını seyretmiştik. Üstelik pek çok seyir terası var şehrin manzarasını ve gün batımını seyredebileceğiniz. 
Lizbon inişli çıkışlı bir şehir olduğu için bazı yerlerde böyle asansörler veya füniküler sistemleri var. Ancak bunları kullanmadan da bu şehri gezebilirsiniz. İlginç merdivenler veya yokuşlarla istediğiniz yere zorlanmadan gidebileceğinizi siz de göreceksiniz. Çok hoş kestirme yollar. 
Barrio Alto ve Chiado
Baixa'nın hemen yanındaki bölge Chiado'dur. İsmini bir keşişten alan Chiado'ya, Praça do Comercio'dan tramvayla veya Santa Justa Asansöriyle veya yokuşu göze alarak gelebilirsiniz. Biz yürüyerek hiç zorlanmadan Chiado'ya geldik. İlginç evler, manastırlar ve kafelerle çevrili olan Chiado tarihi dokusunu hiç bozmamış Lizbon'un bu bölgesi de çok güzeldi. Burası aynı zamanda yazarların, şairlerin, entelektüellerin mahallesi olarak da biliniyor.
Rue de Carmo ve Rue Garret Chiado semtinin iki önemli alışveriş caddesi oluyor. Chiado'daki sokakların hepsi Rue Garret'e çıkıyor. Bu iki caddenin kesişiminde Armazens do Chiado isimli bir alışveriş merkezi var. 
Cafe a Brasileira
Veeee bakın karşımıza kim çıkıyor. Portekizli şair ve yazar Fernando Pessoa!! Fernando Pessoa'nın en sevdiği mekanlardan biridir Cafe a Brasileira. Bu yüzden kafenin önünde, onun devamlı oturduğu yerde şu an Pessoa'nın heykeli bulunuyor. 
Kafenin önündeki Pessoa heykeli Lizbon'un sembollerinden. Burada Pessoa ile karşılaşılır da poz vermeden geçilir mi hiç!.  O halde, Cafe Brasileira'nın önünde Pessoa ile birlikte bizim de bir hatıramız olsun...
  
Belem Turtasını 'Belem'de tadamasak da, Lizbon'da her yerde karşımızda! sonra yemeyene Lizbon'dan geçit yokmuş! Ben diyet, miyet dinlemiyorum ve Belem Turtası ile Lizbon gezimi daha bir tatlandırıyorum.  

Chiado meydanı


Canlı heykellerin gösterileri harika... 
bu şekilde nasıl durabiliyorlar hayret doğrusu!. sonra hiç ummadığın bir anda 
başlarını çevirip, göz kırpmaları yok mu hele :)) 
aslında bu haraket biraz da bedava fotoğraf yok demek oluyor!
biz de seve seve gönlümüzden kopanı uzatıyoruz...
sanatçıya, emeğe saygımızla!


 Azulejo (seramik kaplı) binanın güzelliği...Lizbon'un rutubetten korunmak için 
seramik kaplanmış yapıları şehre bambaşka bir ahenk katmış. 


Largo do Carmo meydanı ve bu meydanda Jakarande 
ağaçlarının altındaki kafelerde oturulmaz mı hiç!. 

Ayrıca bu sokaklarda kafelerin dışında, meşhur Ginja Likörü içebileceğiniz 
minicik barlar ve leziz (morina balığı)  bacalhau yapan harika restoranlar da var.
Tarih, kültür ve sanatla içiçe, cıvıl cıvıl renkli sokaklar. 

Ve tabi ki hediyelik eşya satan mağazalardan, küçücük de olsa 
hem kendimize, hem de dostlarımıza hatıralık şeylerden almadan ayrılmıyoruz Lizbon'dan.
Seramik çinili, (Ajuleli) , mantarlı... yok yok!. cazibelerine kapılmamak imkansız. 
İlla ki Porto  ve Vinho Verda Şarabı da Portekiz'in olmazsa olmazı!. 


Largo do Carmo meydanında bir de  “Carmo Convent” 
yani Carmo Kilisesi’nin arkelojik kalıntılarını görebileceğiniz bir müze bulunuyor. 



*****


Largo Academia Nacional de Belas Artes
Ulusal Akademi 


Lizbon'un Belediye Binası ve Belediye Meydanı
(Lisbon City hall, the Câmara Municipal)


burada böyle açınca kollarını, mutluluk yayılırmış evrene :)
Mutluyum, mutlusun, mutluuuuuu :)
mutluluk hepimiz için olsun


Luis de Camoes'in heykeli
Rue Garret'in bitiminde küçük bir meydan çıkıyor karşımıza. Burası ünlü şair Louis de Camoes'in adını taşıyor Praça Luís de Camoes Meydanı)  ve meydanın ortasında da Vasco do Gama'nın sadık yol arkadaşı ve Lusiades kitabının yazarı Luis de Camoes'in heykeli bulunuyor. Bu meydan tepelere giden tramvayların da kesişme noktası olduğu için oldukça hareketli.  
Chiado'dan yürüyerek şehre bir başka açıdan kuşbakışı bakmak isterseniz Lizbon'un en yüksek tepesine kurulmuş olan Bairro Alto Bölgesi'ndeki ara sokaklarda dolaşabilirsiniz. Gündüz saatlerinde küçük dükkanların, aile bistrolarının, tascas denilen minik barların yerlerini gün battıktan sonra fado kulüplerine bırakan Bairro Alto'ya, özellikle gece hayatının nabzının attığı yer.  
Barrio Alto’nun üst kısmında da yine Lizbon’un en güzel seyir teraslarından, Jardim Sao Pedro de Alcantara bulunuyor, buradan da Lizbon manzarası eşliğinde meşhur Ginja likörlerinizi içebilirsiniz... sonra coşkuyla pır pır eden kalbinizin sesini duydukça 'iyi ki' dersiniz iyi ki seni dinledim ve  iyi ki yüreğimin götürdüğü yerdeyim! 
Lizbon'un gezginlere anlatacakları biter mi! elbette bitmez...İki gece Lizbon'da kalsak da aslında bir tam gün + 3 saate biz bunları sığdırabildik. Portekiz'in neredeyse tamamına yakın diyebileceğimiz, görülmesi gereken en önemli şehirlerini, Okyanus kıyısındaki kentlerini gördük. Biz Portekiz'i çokkk beğendik. Bilmem bir daha gelebilir miyiz! başka diyarları da görmek isteriz elbette! İnsanın ömrü yeter mi bu yollara, yolculuklara! 
Ancak o yollarda biz de yürüdük, serin sularından içtik bir kere! Pascal Mercier 'in dediği gibi: 'Bir yeri terk ettiğimizde orada bizden bir şeyler kalır. İçimizde bazı şeyler vardır ki sadece oraya dönerek bulabiliriz.” 
 Kim bilir belki!. yeniden o yollarda kaybolan izlerimizi ararız!
Artık keşfetme sırası sizde!. 
Portekiz gezimiz burada son buluyor. Bundan sonra Okyanus'un sert rüzgârları, yerini Akdeniz'in sıcak iklimine bırakacak. Bekle bizi İspanya! 
Esin Bozdemir
PORTEKİZ  
LIZBON -  CABO DA ROCA, CASCAIS VE SINTRA - OBIDOS - NAZARE -  FATIMA - GUIMARAES - BRAGA - PORTO



Not: Jolly Tur ile gerçekleştirdiğimiz gezi ENDÜLÜS PORTEKİZ- İSPANYA turudur.
Gezimiz Porto ile başlıyor. Sırası ile Baraga, Guimaraes, Fatima, Nazare, Obidos, Cabo da Roca, Cascais, Sintra ve  Lizbon  ile PORTEKİZ gezimiz sonlandı. Devamında İspanya'daki Endülüs hakimiyetinin izlerini sürdük.Gezi yazılarım İspanya ile devam edecektir.    

(*) Şiir (1933), Fernando  PESSOA - Çeviri: Cevat ÇAPAN- Yardımcı Kaynak: (**) Lizbon ve Portekiz Seyahatnamesi Kitapları - - 28 No'lu Tramvay Güzergahı bkz

17 yorum:

  1. Harika bir gezi yazısı olmuş, ellerinize ve bilginize sağlık...

    Turlarda en kötü olay saat koşuşturmacasına girmek sanırım. Bazen es vermek istediğiniz yerlerde zaman kısıtlamasını hatırlayarak yeniden tempoya girmek yorucu olabiliyor ama anı doğru değerlendirmek gittim gördüm diyebilmek için gerekli.
    Gezinin devamını sabırsızlıkla bekliyor olacağım

    Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Oytunla Hayat,
      Çok teşekkürler Şebnem Hanım,
      Yıllar sonra ilk yurt dışı gezimizi böyle yapalım dedik. 7 gece/ 8 günde Portekiz'de 9 İspanya'da 4 şehri gezdik. Çok yoğun bir turdu. Haliyle biraz yorgunluk oluyor ama tatlı yorgunluk bunlar. Çok tempo yaptık...bahane ile kondisyonumuz arttı :) Ancak grubumuzun içinde ebeveynlerimin yaşında olup, enerjileri ve coşkularıyla 'yorgunluk' kelimesini ağzına dahi almayan gençleri görünce sustum doğrusu :)) anlıyor ki insan, 'gezmek' hem kondisyonu hem de yaşam coşkusunu arttırıyor.
      Sevgilerle...

      Sil
  2. Çok güzel görünüyor. Eski yapıları korumaya gayret gösteriyorlar belli ki. Heykeller de cabası. Elinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Turgay Aksoy,
      Bilinçli devlet politikalarıyla şekillenen kentler; Tarihine, kültürüne, sanatına, sanatçısına, insanına... değer veren. Ne çok hasretiz. Teşekkür ederim.

      Sil
  3. Portekiz seyahat dizinizi ilk bölümden itibaren büyük bir dikkat ve keyifle izledik. O ayrı ama benzer dünyaların tarihi, kültürü, sanat ve müzeleri ile yaşam ritüellerini sizin kalem ve perspektifinizden özel ve değerli kılan bu coğrafyayı en az sizinle yaşamış ve gezmiş kadar olduk. Hele işin içinde okyanus ve deniz olunca eşsiz fotoğraflarınızdan ve ezgili müziklerin içeriğini bilerek etkilenmemek mümkün mü... Her seferinde farklı inanç, ezgi, mit ve kültürlerin harmanlandığı yolculuğu 'panoramik bir bakışla görebilmek' ve bizlere yaşatabilmek' herkesin harcı olmasa gerek!. İşte bize bunu sağladığınız için çok teşekkür ederiz Esin Hanım

    Spor yapmak, yemek yemek bir kültür işi ise seyahat etmek de başlı başına bir kültürdür ama bunu daha da anlamlı kılan, yedi tepeli bir şehri takipçilerine renkleri ile sunmak ve sanki içinde birebir yaşatabilmek çok ayrı bir bilgi birikim kültürünün işidir. Vakur duruşunu hiç bozmayan, öz kültürü ile değişime uğramadan kendini koruyan kadim bir şehir... Bu, insanlar arası hoşgörüyü ve barışı beslediği kadar, bizlerin ruhunu da beslemektedir. Portekiz ve Lizbon'u alegorik anlatımınızdan sonra sıranın İspanya'da olması heyecan vericidir. Tekrar teşekkürlerimle ailenizle çok güzel bir akşamda ve haftada olmanızı dilerim. Esenlikle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Mehmet Osman Çağlar,
      Çok teşekkür ederim Mehmet Bey. Bu duyguları sizlere yaşatabiliyor olmak benim için de kıvanç verici. Çünkü ‘yaşamak' kadar, yaşadıklarımızı ‘paylaşmak’ da çok önemli. Bu yüzden zaman zaman 'acaba' diyorum kendime, 'acaba yaşadıklarımı doğru yansıtabiliyor muyum!? 'Her gezginin bakış açısı ve sunumu farklı olabilir tabi ki! Aynı yere gittiğimiz ama bir başka gözle bakan, hisseden dostların yazıları da çok değerli. Her birini ilgiyle takip ediyorum. Farklı bakış açılarında olduğu gibi; farklı kültürler ve coğrafyalarda gördüklerimiz de bizleri etkiliyor, besliyor. Gördüklerimizi ve biriktirdiklerimizi paylaşmazsak ve sırf kendimize saklarsak bir anlamı olmaz yaşadıklarımızın. Gerçekten insan paylaştıkça çoğalıyor. Sonuçta ozanın dediği gibi, “dünya bir handır, her gelen baktı geçti. “ Hepimiz konar-göçeriz bu âlemde. Biz de bakıp geçeceğiz işte! şimdi bakına-duralım :)

      Evet Portekiz gezimizi son hamleyle nihayetlendirdim şükür :) bu gezi yazılarına epey bir emek harcadığım doğrudur. Şimdi arayı fazla uzatmadan İspanya’ya başlamalıyım.
      Ben de size ve ailenize güzel bir hafta/haftasonu dilerim. Esenlikle

      Sil
  4. Ne kadar güzelmiş, Yahya Kemal Beyatlı'nın orada büyükelçimiz olarak çalıştığını bilmiyordum, ne ilginç! Sadece üç kişinin sırrını bildiği o turtada aklım kaldı yaaaa:)))))
    Çok teşekkürler Esin,
    Sevgiler:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @bücürükveben
      Yahya Kemal daha sonra: 'zil, şal ve gül' bile diyecek!
      Ünlü yazarımızı bir dönem yaşadığı coğrafya ve Endülüs havası etkilemiş tabi ki.
      Turta gerçekten bildiğin bir milföy hamuru ve içinde de krema. Kreması güzel ama haksızlık etmeyelim. Adamlar işlerini biliyorlar ve marka yaratmışlar. Şapka çıkarmak lazım bu duruma. Ben teşekkür ederim Müjde. Sevgilerle..

      Sil
  5. Bu sene Porto'yu ziyaret etmiştim. Avrupada bazen çok ucuza bilet bulmak mümkün. Lizbon ve Porto'ya bilet bulup, Porto'da karar kıldık. Aklımın bir köşesinde de Lizbona gitme fikri halen var. Şimdi fotoğraflara bakında aslında iki şehrinde birbirine ne çok benzediğini fark ettim. Güzel bir yazı olmuş. Elinize sağlık. Sevgiler.

    YanıtlaSil
  6. Harika bir yazı olmuş, Lizbon'a gitmiş gibi hissettim :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @Kağıt Salıncak,
      Çok teşekkürler 'Kağıt Salıncak'
      'gibi' hissedince 'gerçek' olurmuş
      :))

      Sil
  7. Yazı ve resimler "ah ben de..." dedirtiyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @ali zafer sapci,
      "sizin de..." görmeniz dileklerimle..

      Sil
  8. Ne güzel anlatmışsınız Resimler çok güzel.
    Blogunuzu takibe aldım.
    Banada beklerim.
    Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @incidennotlar,
      Çok teşekkür ederim.
      Sitenizi ziyaret edeceğim.
      Sevgiler.

      Sil
  9. Dolu dolu bir şehir. Hep aklımda olup henüz göremediğim şehir.
    O hediyeliklerden biri de benim payıma düştü, diğer magnetlerimin arasında yerini aldı:) Totem olsun mu Esincim? :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. @sezer eser perker,
      Sezer'cim Portekiz küçük kompakt bir ülke, 3-4 günde dahi belli başlı yerleri rahatlıkla gezebilirsiniz. İçimden bu totem olacak diyor :) Çok öpüyorum canım..Hoşluklarla dolu güzel bir gün diliyorum.Sevgilerimle..

      Sil

Related Posts with Thumbnails