29 Mayıs 2009 Cuma

Küçük bir iz !

Aynada yüzüm, yüzümde hüzün!
*****

Küçük bir iz !
Yüzümde izi kalmış gülüşlerin ve hüzünlerin,
Küçük ellerin sıcaklığı var dokundukça içimi ısıtan!
Kahkahalar kulaklarımda baktıkça yüzümü aydınlatan...
Boncuk boncuk ter olmuş al yanaklarımdan akan,
Gözlerimde yağmur damlası hatırladıkça içimi acıtan,
Sesimde ürkek bir kuş çığlığı, yüreğimde kalan küçük bir sızı!


" Hadi ama yavrum okula geç kalacaksın! iç şu portakal suyunu, hadi ama! oyalanma daha önlüğünü giyeceksin! " ...

İlkokul yıllarımda babaannem hiç üşenmeden her sabah kahvaltımı hazırlar, son lokmamı yiyinceye kadar da peşimden ayrılmazdı. Sonrada sırasıyla önce siyah önlüğümü giydirir ardından beyaz dantel yakamı boynuma geçirirdi. Sıra belime siyah kuşağımı takmaya geldiğinde her seferinde problem yaşardı benimle. Çünkü ben siyah kancalı kemerimi daha çok severdim ve diğer siyah kuşağı takmayı hiç istemezdim. Nihayet beni susturamayacağını anlar ve okula da geç kalacağım düşüncesi ile istediğim kancalı kemeri belime geçirirdi. Saçlarıma beyaz kurdeleyi takıp ceplerimde de mendilim var mı? diyerek son kez kontrollerini yapar beni hazır hale getirir ve sonra da okula uğurlardı...

Bilirdim ki babaannem, sokağı dönünceye kadar ardımdan beni izler ve ben son kez ona el sallayıncaya kadar da kapıdan ayrılmazdı.

Eski ve tarihi bir yapı olan Hacıilbey İlkokulunun, çevresi yüksek duvarlarla kaplı olan oldukçada büyük bir bahçesi vardı. Her teneffüse çıktığımızda bahçede, elimizde lastik toplarla oyunlar oynar;

“ başlarrrr!.. durakkk!.. ” diyerek topu havaya fırlatır sonra da top aşağıya düşmeden etrafında dönerdik. Avuç içine sığacak kadar küçük olan bu ceviz büyüklüğündeki lastik toplarla oynadığımız oyunlar, o zamanlar pek bir revaçtaydı. Oyuncaklarımız, günümüz çocuklarının sahip oldukları ile kıyaslandığında son derece basittiler. Ama biz yinede o içi içine sığmayan enerjimizle, bize sunulan küçük şeylerle dahi son derece mutlu olur. Güle-oynaya günlerimizi mesut bir şekilde geçirirdik.

Birde çok sevdiğim arkadaşım Ayşe ile kendi aramızda yeni bir oyun icat etmiştik. Bu bizim uydurduğumuz ikimize ait oyunu, daha sonra okuldaki diğer öğrencilerde denemeye kalkışmış ama işte olanlarda ondan sonra olmuştu! Bu kolay olmayan oyunu herkes beceremediği için düşenler, ağlayanlar, “ o benim kemerimdi! Bu da senin kemerin! ” demeler çoğalmaya başlamıştı.

Oyunu oynamak için, önce belimizdeki kancalı kemerleri çıkarır, sonra iki kemeri birbirine kancalar ve sonrasında daha büyükçe bir kemer haline gelen bu halka kemerin içine sırt sırta gelecek şekilde girerdik. Ondan sonrada tavşan zıplamasıyla hop!.. hop!.. zıplardık. Hoplayacağımız yön kimin tersine denk geliyorsa onun için geri hoplayıp zıplamak zor olurdu elbet. Ama çocukluk işte biz oynadığımız bu oyundan pek bir keyif alırdık…

Yine bir gün Ayşe ile teneffüste “ hop hop tavşan koş ” oynuyoruz. Herkes düşüyor bir türlü beceremiyor biz hoplayıp zıplıyoruz. Bir ara okul bahçesinin 8-10 basamaklı merdivenlerinde soluklanmak üzere durmakta iken, her ikimizde bir an için belimizde birbirine bağlı kemerler olduğunu unutup aynı anda adım atmaya kalkışınca… işte o an ne olduğunu anlamadan biz öyle bir yuvarlandık ki merdivenlerden!

Dünya döndü, ben döndüm! başım döndü, döndü, döndü... Bir an gözlerimde yıldızlar uçuştu, gözlerim karardı ve sonrasını hatırlamıyorum, bayılmışım…

Kendime geldiğimde, her yeri yırtılmış önlüklerimiz, yara bere içinde kalmış perişan halimizi görünce, hem çok korkmuş hem de çok utanmıştım. Hele ki doktorun Ayşe’nin yarılan kaşına ve dudağına dikiş atmış olduğunu ve benimde hafifçe sıyrılan dudağımdaki küçük kesiğe pansuman yapıldığını fark ettiğimde üzüntüm daha da büyümüş, büyük bir suçluluk duyarak günlerce ağlamıştım.

Ve o günden sonra ne Ayşe ne de ben, o kancalı kemerlerimizi taktık ne de tavşan oyununu oynadık. İkimizin de vücudundaki şişlikler ve morluklar yavaş yavaş geçmeye başladı. Ayşe’nin dikişleri alındı. Kısa bir süre sonra her şey tekrar normale döndü.

Çok zaman geçti bunun üzerinden, dikişler alındı, yaralar kapandı ama geriye sadece küçücük bir iz kaldı. Kimsenin fark edemeyeceği bir tek benim bildiğim küçük bir iz

Aynaya her baktığımda ve dudağıma her ruj sürdüğümde bana maziyi hatırlatan bir iz…

Geçmişin izleridir hayatımıza tanıklık eden ve daha nice izler bırakılacaktır
anı yaşarken...








Görsel: Norman Rockwell

3 yorum:

  1. Sevgili Esmir, o küçük izler yürekte sızıya sebep olsa da güzeldir. Anlattığın güne benzeyen bir başka günden bir iz taşıyorum alnımda..ve onu her gördüğümde güzel günler ve dostluklar hatırlıyorum, "bir zamanlar çocuktum, üstelik mutlu bir çocuktum" diyorum.

    izsiz hayat, mümkün değil..zaten anlamlarda o izlerde saklı.. baktığın her izde, hatırladığın güzel günler ve güzel anılar olsun..dilerim. sevgiler...

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Nily,

    Güzel temenni ve dileklerin için çok teşekkür ederim...Bende sana aynı temennilerle, yüreğinde derin izler bırakacak, anlamlı ve mutluluk dolu günler yaşamanı diliyorum...

    Hayatın içinde, hüzünde mutluluk da var...her şey gönlünce olsun...sevgilerimle...

    YanıtlaSil
  3. Babaanneni anlatırken çocuklarımın babannesi geldi gözümün önüne. Sabah işe giderken ona bırakırdık iki çocuğumuzu. Ne muhteşem bir kadındı o. Onlara kral kraliçe muamelesi yapar, okula gönderir,oyunlar oynardı. Nur içinde yatsın.

    YanıtlaSil

Related Posts with Thumbnails