Hayata dair iz düşümleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayata dair iz düşümleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2023 Salı

'Nerde kalmıştık' derken, Sakuralarla bahara yeniden 'merhaba'

Uzun zamandır bir şeyler yazamıyorum! Daha doğrusu yazmak içimden gelmiyordu. Söyleyecek bir sözüm olmadığından değildi elbet!. Yazıp yazıp sildiğim; "artık bu yazdıklarımın ne anlamı olabilir ki!" dediğim zamanlarım çok oldu. 

Son 3-4 yıldır yaşadıklarımız, herkesi etkilediği gibi beni de çok etkiledi. Koronaydı; koronadan hayatını kaybedenlerin bilançosuydu!.. ekonomik krizdi, işsizlikti... derken bir de tarihimizin Adıyaman merkezli en ağır deprem faciasını yaşadık. Evsiz, barksız, canlarını kaybetmiş insanımızın tarifsiz acısı ve içine düştüğü durum hepimizi öyle bir sarstı ki! biz de kendi iç dünyalarımızda başka bir deprem yaşadık adeta! Ekranlarda çaresizce izlerken, o acı dolu sahneler gözlerimizin önünden hiç gitmeyecek! ya bire bir içinde yaşayanlar! İçimiz yandı, göz yaşlarımız sel oldu!. Bu yüzyılda, bu teknoloji çağında, bu yaşanılanlar! Duygularımız alt-üst oldu. İsyan, öfke, utanç, acı ve keder... Söz bitti! tüm bunlar ruh ve beden sağlığımızı etkileyecek şeylerdi. Evet, zor bir coğrafyadayız. Ancak bunda coğrafyanın bir suçu yok tabi ki! Ama 'insan' denen beşerinin ve yönetimlerin erozyona uğradığı muhakkak! Yine de halk dayanışması kayda değerdi. O dayanışma ruhu devam etmeli. Çünkü hayatın normal seyrine dönebilmesi bir hayli zaman alacak bu çok belli. Üstelik mağduriyet sadece deprem bölgesinde değil artık, enflasyon öyle bir seviyeye geldi ki! Bir de şimdi ülke gündeminde, sonucu hepimizi etkileyecek olan yeni bir seçim dönemine daha girdik. Toplum, bu kaos ortamından bir çıkış yolu, bir umut ışığı arayışı içinde! 

17 Şubat 2022 Perşembe

Kıştan önce, yazdan sonra... 2021/2022

Güncelimden yansımaları paylaştığım 'Korona Günlükleri'ne en son şurada kalmışım. İşte bu yazı, o günden bu yana geçen güncel tarihimin küçük bir özeti olacak. 

2021 Bahar aylarının sonlarına doğru...

Türkiye'nin diğer bir ucunda yer alan Van'a tarihteki adıyla Urartu Uygarlığı'nın başkenti Tuşba'ya kadar gitmiş ve Van Gölü'ne kıyısı olan yerleri gezmiştik. Bu seyahat pandemi dolayısıyla uzunca bir süre kapalı kalmaktan bunalan bünyelerimize oldukça iyi gelmişti. 

Yollarda olmak düşüncesi dahi insana ferahlık veriyor. Şehir trafiğinden, kaosundan uzaklaşmak, kırsala doğru yol almak; seyir halinde giderken dağların, bayırların,  çam kokulu ormanların arasından geçmek, koyunlara, kuzulara, sarı kızlara eşlik eden çocuk çobanlara el sallamak... çeşme başlarında verdiğimiz molalarda, ağaçların gölgesinde solunlanmak... ilk kez geçtiğimiz şehirlerden, köylerden, görsel hafızamıza yenilerinin eklendiği unutulmaz karelerde bir dolu anıyla yol almak...güzeldi. Sanırım yollarda olmak, varmaktan daha heyecanlı! Sonra yeni yerler, yeni yolculuklar birbirini takip etti.

1 Nisan 2020 Çarşamba

Girdaba kapılmadan, sele /Corona'ya/ yakalanmadan!


2020’nin başlarında, Corona Virüs’ün ülkemizde henüz görülmediği günlerde, pek çok sanatsal etkinliğe katılmış, uzun zamandır adım atmadığımız Beyoğlu’na da bu vesileyle ardı ardına gider olmuştuk. Ben de “Beyoğlu’nda Sanat Mekanlarına Yolculuk” serisiyle;  ziyaret ettiğim sanat galerilerindeki, sergi ve fuarlardan bahsediyordum blogumda. Ta ki Covid_19 ülke gündemine bomba gibi düşünceye kadar. Dünya ülkelerinde hayatı alt üst eden Corona vakaları ve hayatını kaybedenlerin sayılarını her gün medyada takip ederken, sonunda virüs bizim topraklarımıza da girdi. Ve o günden sonra hiçbirimizin hayatı da eskisi gibi olamadı tabi ki!. 

Artık her günümüz, her saatimiz ve her anımız COVİD_19 oldu. Ayrıca anlaşılan o ki bu virüs, ne ülkemizi, ne de dünyamızı öyle hemen terk edeceğe benzemiyor? Evet, hepimiz çok endişeliyiz ve çok tedirginiz! Endişelenmekte de haklıyız. Ancak, ne gibi önlemler alacağımızı artık öğrenmiş bulunmaktayız. O halde, daha fazla virüs’ün çemberine takılmamalıyız. Bu kadar çok endişe ve kaygıyla yaşamak, bir anlamda hayatı zindana çevirmek demek. Bu tuhaf virüsün, hayatımızı esir almasına izin vermememiz gerektiğini düşünmekteyim. Bu yüzden şu aralar sadece sosyal mesafe değil aynı zamanda sosyal medyayı da olabildiğince kısıtlı kullanmaya karar verdim. Yoksa ciddi bir şekilde ruhsal sağlığımız da tehlikeye gidecek.

28 Mart 2020 Cumartesi

Bugünler de geçecek!

EŞİKTEYİZ! demiştim, yaklaşık 2 hafta önceki instagram paylaşımımda;
Tek bir virüsle hayat bize nasıl da "dur" dedi! Tek bir virüsle, dünyanın en çağdaş, en ileri! ülkeleri nasıl da yetersiz ve çaresiz birer birer düşüverdi. Daha çok beton, daha çok eşya, daha çok şu bu...derken lüks yaşamlar adına, doymak bilmeyen bir arsızlıkla; nehirleri kirleten, ormanları yakıp yıkan, havayı, suyu kirleten insanoğluna "dur" dedi😱 
Kendi bereketli toprağından mahsulünü almak yerine gdo'lu ürünlerle dışa bağımlı hale gelen,  tüketimler çoğaldıkça, maneviyattan uzak, adaletten yoksun; açlıkla, savaşlarla, insanlığın yerle bir edildiği bir dünya düzeninde; isyanlara, direnişlere kulak asmayan, yönetenleri dahi, savunmasız bırakan tek bir virüs, şimdi, tüm dünyayı büyük bir sınavın eşiğine getirdi. 😱 
İşte o tek virüs, insanoğluna; çiçeğiyle, böceğiyle, tohumuyla, fidesiyle, dağı, taşı, toprağıyla, havasıyla, suyuyla..."benim dengemi, kimyamı…benim evrimimi, dönüşümümü, daha fazla alt üst edemezsiniz!" dedi! 😱 

7 Ocak 2019 Pazartesi

Geçen yılın ardından...

2018'den 2019'a izler ve yansımalar

Yıllar ne çabuk geçiyor. ‘Zaman’ derseniz, o en büyük sermayemiz. Ve biz, her geçen gün sermayemizi tüketiyoruz. Yazarın söylediği gibi; "Zaman hayatın sayfalarıydı. Okunduğu anda silinip giden satırlardı ömür."*

Koskoca bir yılı devirdik ve yeni bir yıla daha “merhaba” dedik. Sanki dün gibi kutladığımız onca yıl, ne çabuk akıp geçti hayatımızdan!. Kimi yılları hiç anlamadık, eşiklerden atladığımız yıllar da oldu! kimi yıllar var ki, yüreğimize hançer saplanırcasına; kanatarak, derin yarıklar açarak… kazıyıp geçti ömrümüzden.  İşte 2018’de benim ve ailem için, çok ama çok zor bir yıl oldu. Ve ömür defterime şerh koyacağım bir çentik bıraktı geriye.

Oysa güzel bir şekilde karşılamıştım 2018’i. Bir yıl önce gerçekleştirdiğimiz Endülüs gezimizde, Malaga’da dolaşırken, Picasso’ya söz vermiştim! İşte o sözü tutmuş ve 2018’in başlarında, çok sevdiğim resim çalışmalarına -birkaç yıl aradan sonra- yeniden başlamıştım.

16 Nisan 2018 Pazartesi

Zamanla yarışmak mı! yoksa?


Zamanla yarışıyoruz adeta. Yetmiyor, bitmiyor, çabuk geçiyor derken... Gelmez dediğimiz günler göz açıp kapayıncaya kadar geliyor, bitmez dediklerimiz bitiyor!. Tüketiyoruz her şeyi. Zamana yenik düşmeyen var mıdır bu hayatta!. Ancak insan, yaşadıkça hayatı, zamanla öğreniyor; nelere öncelik vermesi gerektiğini. Çünkü bazen, özellikle beşeri ilişkilerde onca özene, verdiği değere karşılık, hiç ummadığı muamelelerle karşılaşınca bir de, giden zama(nı)na mı yanmalı! yoksa incinen duyguları(na) mı! diye sorgularken buluyor kendini!. Böylece 'az ama öz olsun' şiarıyla daha bir seçici davranıyorsun ilişkilerinde. Bu seçicilik sadece beşeri ilişkiler için geçerli değil elbette. Zamanımızı ç/alan diğer pek çok unsur için de geçerli bir durum.

Sosyal ağlar meselâ!. Ne onlarsız, ne de onunla olmuyor, evet bu bir gerçek. Çünkü teknoloji çağındayız artık. Bunun konforunu sürdüğümüz doğrudur; Öyle ki oturduğumuz yerden görüyoruz tüm işlerimizi. Yollara mı çıkacağız, bilet mi alacağız, kalacak yer mi? hafta sonu veya tatillerimizde yurt-içi veya yurt-dışı nereye, hangi ülkeye gideceğiz?. hangi filmleri izlemeli, hangi kitapları okumalı? sağlıktan, beslenmeye, giyimden, meteorolojiye kadar akla hayale gelmez her şeyi bulabildiğimiz internet ortamı, olmazsa olmazlarımızdan biri adeta! her kapıyı açan birer 'maymuncuk' elimizde!. Ama biz bunun da suyunu çıkardık her şeyde olduğu gibi... Gerçekten sonradan görme gâvurdan dönme sözünün birer karşılığı gibiyiz!. buna uygun düşecek daha pek çok veciz söz var tabi ki! ama umuma açık bir platform olarak blogda bunu yazmaya, terbiyem müsade etmiyor. Ama görüyoruz işte.

26 Eylül 2017 Salı

Hoş Geldin Sonbahar


Geldi yine bir sonbahar, sessiz sedasız. "Ne çabuk geçti yaz? ne çabuk geçti kış?" derken... yazlar, kışlar ardı ardına diziliyor, ömürler geçiyor hiç anlamadan. Bir koşuşturmaca, bir curcunadır akıp gidiyor zaman.

"Yaz mı? kış mı? yoksa ilk, ya da sonbahar mı?" derseniz, ben her iki bahar mevsimini, diğer mevsimlere göre daha çok severim. 'İlkbahar' bir tazelik, bir uyanış hali iken, 'sonbahar'da sanki görmüş geçirmişliğin, vakur bir edası var gibi gelir bana. Bu dinginlik ve olgunluk mevsimi beni bir başka etkiler ve aynı zamanda hüzünlendirir de!. Oysa hayatın içinde sevinçler kadar hüzünler de var. Hepsini yaşıyor insan. Ve sanki bu mevsimler; mevsimsel geçişler, bize hayatın gerçeklerini bir kez daha anımsatıyor.

21 Aralık 2016 Çarşamba

"Savaş Sanatı" kitabından yaşama dair...


Zor günlerin içinden geçerken, yaşadığımız endişe ve korkular, bilinmezliğe doğru sürüklenişimiz ve en kötüsü de çaresizce olup bitenleri seyretmek sizi bilmem ama inanın, benim kalbimi acıtıyor artık! Hatta zaman zaman nefes alamayacak kadar kendimi boğulmuş ve huzursuz hissediyorum! hele ki hava böylesine puslu ve kasvetli olunca!. Ne, yağmur şöyle bardaktan boşalırcasına yağıyor, ne de kar, ipek gibi lapa lapa yağayım diyor!. Yağsa da bir ferahlasak. Mevsimlerin bile tadı kalmadı.

Üst üste gelen ve ardı arkası kesilmeyen bombalar, şehit haberleri, yangınlar!.. tam biri bitti derken hadi bir daha, yine şehitler!..yine bombalar!.. nereye baksam dört bir yanımızdan kan damlıyor...Tüm bunlar yaşanırken, hiç bir şey olmamış gibi yapamıyorum! hal böyle olunca, yapacağım işlere de ne mümkün o-dak-la-na-mı-yo-rummm! kafayı yemek işten değil..

20 Nisan 2016 Çarşamba

Artık esaslı bir şekilde baharı yaşasak diyorum!

Bir yanımız yara bere içinde alabildiğine ayaz ve karanlık bir yanımız ise baharı yaşamak coşkusu içinde, gelincik tarlalarına koşmak arzusu ile yanıp tutuşmakta!. Bahar geldi, mevsimler geçit vermeksizin kendi rutin döngüsünü tamamlamakla meşgul, peki ya hayatın seyri? gerçekler !.. 
Bize baharı müjdeleyen ağaçlar pıtır pıtır çiçek açtı, doğa yemyeşil örtüsünü yaydı, kuşlar cıvıl cıvıl, sıcacık güneş içimizi ısıtıyor... ve bizleri barışa davet eden bunca güzel görsel şölen varken, insanın insana yaşattığı şu rezillikler, talanlar, kıyımlar, hiç yakışıyor mu!.

21 Ocak 2016 Perşembe

Lezzetin sırrı!.

Dünya durmaksızın dönüyor. Günler, aylar, yıllar derken zaman hızla akıp gidiyor. 
İlkel çağlardan, günümüz modern çağa gelinceye kadar insanın evrimi ile geçirdiği değişim, dönüşüm ve gelişim süreci de olanca hızıyla yol aldı. Bu süreçler içinde yaşam kültüründe de inanılmaz değişimler yaşandı. Modern çağ, gelişen teknoloji ile birlikte insanın hayatını fazlasıyla kolaylaştırdı, rahatlığı ve konforu da beraberinde getirdi. 
Tek katlı müstakil evlerin yerini betonarme binalar, mahallelerin yerini çok katlı yüksek rezidanslar aldı. Köy pazarları yerini marketlere bıraktı. Hatta, zaman harcamaya dahi gerek kalmadan bir telefonla hazır gıdalar elimizin altında artık. Üstelik yaz, kış her tür meyve ve sebzeyi bulabilmek mümkün. 
Modern çağla birlikte kullandığımız araç gereçlerin tasarımlarında da değişim oldu. Çok şık ve göz kamaştıran harika tasarımlı ürünler; tavalar, tencereler, çaydanlıklar vb.. aklınıza ne  gelirse evlerimizde yerlerini aldı. 
Yediğimiz ürünler dahi fabrikadan çıkmış gibiydi! Elmalar, armutlar, portakallar,limonlar nasıl da muntazam, nasıl da pırıl pırıl parlamaktaydı. Ama nedense göründüğü gibi değildi hiç biri!. Sanki, tatlarına bir haller olmuştu! Ne yediğimizde, ne içtiğimizde o eski tatları bulamıyorduk !. 

22 Aralık 2015 Salı

Yıl biter umut bitmez! Memleketimden insan manzaraları...


Pek yakında, yeni bir yıla daha ‘merhaba’ diyeceğiz. Yeni yılı güzel ve mutlu duygularla karşılamak üzere, şimdiden bazı iş yerleri,  cadde ve sokaklar aydınlatılmış. AVM.’ler  ise şıkır şıkır, Noel babalı, geyikli, süslü çam ağaçlarıyla donatılmış bir halde göz kamaştıran pırıltılı bir dünyayı gözlerimizin önüne sermiş bulunmakta. 

Kimileri, yeni yılı bir kayak merkezinde geçirmek üzere, yeni kayak takımları ve kıyafetleri almakla meşgul.. kimileri, sevdiklerine yeni yıl hediyesi vermek telaşı içinde, bir mağazadan diğerine koşuşturup durmakla… kimi, ay sonunu zor geçirecek belli, indirimdeki ucuz ayakkabıyı 'almalı mı? almamalı mı?' kırk defa düşünür bir vaziyette!. AVM.’lerde  alabildiğine yaldızlı, toz pembe bir dünya sergilenirken, dışarıya adımınızı daha 10 metre atmadan bir de bakıyorsunuz ki, Suriye’den göçüp gelmiş insanlar, araçların etrafında, otoyol kenarlarında  el açmışlar, bir lokma ekmek derdinde!. Çoğu  parklarda yatıp kalkıyor, ne yerleri ne yurtları var!. bir tek komşularımızdan göçüp gelenler mi peki!.. kendi topraklarımızda, kendini sığıntı gibi hisseden, evsiz barksız kalmış, göçe zorlanmış bizim insanlarımıza ne demeli!.. içimiz sızlayarak, her gün göç eden insanları, TV’larda film seyreder gibi seyrediyoruz.

21 Aralık 2015 Pazartesi

Doğayla Barış *

“Dünyayı esirgemek için aramızdaki barışa ve kendimizi esirgemek için de dünya ile barışa karar vermek zorundayız.”

Çağdaş Fransız düşünürü, Michel Serres in çarpıcı bir şekilde ifade ettiği gibi, üzerinde yaşadığımız dünyayı böylesine talan ederken -aslında bizzat kendimizi yok etmeye mahkum ettiğimizin bilincine varmadığımız sürece- onu ölüme terk etmekten başka bir şey yapmış olmayız. 

Bu dünya, ve üzerinde yaşadığımız bu evren olmasaydı biz nerede olacaktık?

Belki de 'yokluk, hiçlik ve kaos' gibi kavramlardan habersiz... yanıtlanamaz sorunları dahi kendimize sormaktan kaçınır bir halde olacak, kendi girdaplarımızın içinde kaybolacaktık kim bilir!. 

Felsefenin o ilk baş sorusu ”nerden geldik, nereye gidiyoruz?” sorusuna muhatap alınacak varlıklar olarak insan aklı ve gücünü ölçüt kabul ettiğimizde, dünyaya dair soru soranların, sorunun temelindeki kaygılardan çok uzaklaşarak, bugün geldikleri nokta oldukça düşündürücüdür.

İnsanın kendisiyle ve birbiriyle olan didişmesi ve ihtirasları, içine aldığı o karşı konulmaz açgözlülüğü ve tüketim çılgınlığı ile yozlaşması dünyanın bu günkü görüntüsünü nasıl çirkinleştirdiğinin birer kanıtıdır. İçimizdeki bu ihtiraslarla dünyayı ıskalamanın ve ona gereken değerin verilmemesi, aslında farkında olmadığımız en önemli bir gerçeği yani, zamanı ve mekanı unutmak olduğunu bize düşündürmelidir. 

6 Ağustos 2015 Perşembe

hep genç kaldı bendeki resmin!

Ne zaman bir yakını ölse birinin, / Onu ilk-ölüm sanır kalır o. Ne zaman bir sevdiği ölse birinin, / Onu en-ölüm alır kalır o. 

Ne zaman bir saydığı ölse birinin, / Onu hep-ölüm bulur kalır o. Ne zaman bir-bildiği ölse birinin, / Onu son ölüm sayar kalır o. 

Ne zaman bir umduğu ölse birinin, / Onu yok-ölüm duyar kalır o. Ne zaman bir her şeyi ölse birinin, / Kendini ölümlerle yaşar kalır o. 

Ne zaman bir kendisi ölse birinin, / Ölümlerde kendini yaşar kalır o.  

Özdemir Asaf, '
Ölümün Yükselişi ve Çöküşü'
“Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.”  (*)
Ne,  ne zaman aşık olacağını biliyor insan, ne de, ne zaman hayata veda edeceğini!. Bazen ansızın yakalanıyorsun aşka,  bazen de kollarını açmış ‘ölüm’   “hadi gel!” diyor sana.. hem de hiç beklemediğin bir anda! 

21 Temmuz 2015 Salı

Dünya, şeytanın avuçlarında artık!


“Bakıyorum cenneti arıyorsunuz boyuna, / Kiminiz tekkede, kiminiz medresede / Kiminiz manastırda, kilisede kiminiz/ Ödünüz kopuyor cehenneme gitmekten/ Oysa hiç ekmedi yüreğine bu tohumu / Aklı başında olan” (*)

‘Cennet, cennet’ deyip durdun. “Kim varsa bilen çıkıp söylesin / Nerden geldik nereye gidiyoruz?” Sevgiyi ekmeden, akıl perdesini önüne geçirmeden, sormadan, düşünmeden, hiç bilmeden! Hangi cennet? hangi cehennem?  O’nu nerde arıyorsun sen!… Cennet de burası, cehennem de burası!

1 Haziran 2015 Pazartesi

Hayat kısa, sanat uzun!


Biraz havadan-sudan, biraz kitaplardan, sinemalardan, biraz hayattan ve masallardan...

Havamız son zamanlarda parçalı-bulutlu. Bir açık, bir kapalı ama daha çok kara bulutlarla kaplı. Hava böyle keyifsiz olunca, ya kitap okumak ya da film seyretmek ilaç gibi geliyor. Bazen de mutfakta alıyorum soluğu. Ender yaptığım kekler, sütlü tatlılar... nasıl geçiyor gözümün önünden birer birer:)) 'ki, aslında en sevdiklerimdendir benim, lâkin şekerden olabildiğince uzak tutuyorum kendimi!.' ama söz konusu hava böyle parçalı bulutlu olduğunda!. küçük kaçamaklar yapmak için bahanem de hazır oluveriyor hemen:) keyifle tezgâha seriyorum malzemeleri ve ellerimi una bulayıp, en hamarat halimle;) hamurdan kalpler, yıldızlar, güneşler yapıyorum...sonra gelsin kekler, pastalar, kurabiyeler :)   (tık tık)

28 Nisan 2015 Salı

Nepal’de insanlar sonsuz yolculuğa uzandılar!.


'Ölümün olduğu bir dünyada yaşam çok ama çok değerlidir...'

Her şey bir anda yerle bir olup bitebilir. Ölümün bizi nerede ve ne şekilde beklediği hiç belli değil! Nepal'de Cumartesi günü meydana gelen 7,8 büyüklüğündeki depremde binlerce insan öldü. Ölü sayısının beş bine yaklaştığı ve 6500'den fazla kişinin de yaralandığı haberleri tv.den veriliyor. İngiltere'de yayımlanan Independent gazetesine konuşan bir uzman, depremin şiddetinin 2. Dünya Savaşı'nda Japonya'nın Hiroşima kentini yerle bir eden atom bombasının 20 katına eşit olduğunu söylüyor. Nepal'in komşuları Çin ve Hindistan'da da onlarca insanın öldüğü bildiriliyor. Acı, göz yaşı, keder!. İçimizi acıtan görüntüler ve haberler.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Tuhaf haller içindeyim!

 
' hayat nerden baktığındır! '
 
İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor!..  Beni bilirsin sevgili okur, eğer ki bloğumu devamlı takip eden isen, öyle 'niceliksel' hırslarım yoktur!. 'illa ki hemen her gün bloğa bir post koyayım, yok gündemden düşmeyeyim…  izleyici sayım daha çok artsın..  vs.' kaygıları taşımam!.. bu yüzden, ne okumadığım bir kitabı okumuş gibi yaparım, ne izlemediğim bir filmi izlemiş gibi yazarım!.. ne de popüler olan şeyleri 'izlenir kılmak' adına paylaşırım... ‘kandırmak’ benim işim değil!..  içimden geldiğince, neyi yaşıyor, hissediyor ve düşünüyorsam o halimle olabildiğince kendimce varım burada. 
İzlediklerim de, yansıttıklarım da hep hayatın içinden şeylerdir!.. yaşadıklarımdır... ve ben ardı ardına yaşadığımız ve ülke gündemini sarsan şu olaylardan dolayı, inanın kendime gelemedim bir türlü! İşte bu yüzden sanki hayat(ım) son zamanlarda sıfır noktasında ve kalbim bile atmıyor gibi!

17 Şubat 2014 Pazartesi

daldan dala...


Gün, çölde susuz kalmış bir ademin suyu bulma telaşı içinde kaygılı ve sonrasında suya kavuşmuş olmanın heyecanı ve rehaveti ile geçerken… daldan dala atladığım konular içinde arapsaçına dönmüş bir halde bıraktı beni.  Önce, bir hevesle aldığım ve her elimi uzattığımda rahatlıkla alıp okuyabileceğim mesafedeki ‘ başucumdaki kitapları’ ı nihayete erdirip, yerine yenilerinin konması gerektiğini düşündüğüm bir halet-i ruhiye içinde;  kimi tamamlanmış ama rafa kaldırılmamış, kimi yarım kalmış, kimi ise açılmadan kapanmış kitapları, son bir hamle ile okumaya girişerek… hararetli bir şekilde başladım güne.
Yazılarını ilgi ile okuduğum araştırmacı yazarın Çanakkale’den bindiği gemisiyle, dünyanın gizli kalmış pek çok kıyısına uğrayarak sürdürdüğü yolculuğuna’ eşlik ettim bir müddet. Yazar hiç anlatılmamış öyküleri fısıldayıp dururken kulağıma, yetmedi bir de ben araştırmalar kervanının içinde ‘internetin başında’ buluverdim kendimi. Yahu yazılanları okuyup geçsene sen! Ne oluyor sanki okuduğunla yetinmeyip de bir de sen araştırmalara kalkışırsın!.. daldıkça daldım, yetinmedim daha bir daldım!.. ta ki bir telefon sesi ile uyanana/uyarılana kadar!..

20 Eylül 2013 Cuma

'Sesinde ne var biliyor musun. Söyleyemediğin sözler var.'

  
DIŞARIDAKİLER / DIŞARIDAKİ SESLER! (tıklayınız)
Her sokağın ve her mekânın kendine has bir dili var!.. Sabahları alarmlar ve zil sesleri çalınca ‘kalkma  vaktidir’. Kimi işe, kimi okula, kimi hastasına, kimi ustasına... çocuklar,  gençler, erkekler, kadınlar bir telaş içinde koşuşturmaca başlar. Servis araçları birbiri ardı sıra geçerken sokaktan... klakson, korna sesleri, polis arabaları ve bazen acı acı ambulans araçları vızır vızır işler durur.. hayatın nabzı her sabah böylesine hızlı ve hareketli atar. Caddeler, sokaklar, toplu taşıtlar doluverir bir anda.. Çalışanlar; memurlar, esnaflar, öğrenciler, seyyar satıcılar, yayalar, araçlar;  otobüsler, trenler, gemiler, uçaklar, işletmeler; okullar, hastaneler, işyerleri güne hazırdır artık... 

4 Eylül 2013 Çarşamba

'Her şeyi süpürebilirsin; Sonbaharı süpüremezsin.'

görsel: burdan
Müjdelemek istercesine ansızın çıkıp, ‘ben geldim aç kapıyı’ dedi sonbahar... dışarıda nasıl da yağıyor yağmur, sicim gibi. Tek tük aralarda kaybolmuş müstakil evlerin saçaklarından damlıyor, pıtır pıtır... Sisler arasında sanki kaybolmuş bir şehir var ve havada boz bulanık bir toprak kokusu! nasıl yani mi diyorsunuz.. Yeni yaşam mahallimizin hemen yakınına, geleceğin finans merkezi kurulmak üzere dizayn edilmekte.. bu yüzden her yer şantiye alanı. Vaktinde kırsal iken, ağaçlarıyla, çalısı, çırpısı, gece kondusu, deresiyle yeşillik bir alanmış buralar belli.. şimdi yerine yüksek yüksek gökdelenler dikilecek, bu yüzden ağaçlar kesilmiş, oyuk oyuk çukurlar açılmış vaziyette.. haliyle yağmur yağdıkça,  dokusu bozulmuş da olsa açık pencerelerden içeri, rüzgârın savurarak getirdiği, toprağın kokusunu duyabiliyorum.. Keşke yeşil alan bıraksalardı da.. nefes alacak ve doğayı içimizde hissedecek ferahlığı yaşayabilseydik!.. Ama ağaçları söküp atsan da, yaşayan yeşillikleri ruhsuz beton yığınlarına çevirip griye boyasan da..ne güneşe, ne aya, ne rüzgâra dokunamazsın!