Etrafı yüksek tepelerle çevrili bir vadiye kurulmuş olan ve
ortasından Sakarya Nehri’ni besleyen Göynük Çayı’nın aktığı, tarihi
sokaklarında gezerken ruhumuzun huzur bulduğu, Bolu’nun şirin ilçesi Göynük'ü ve ardından muhteşem doğasıyla Çubuk Gölü’nü de gezdikten sonra bu defa rotamızı
Taraklı’ya çeviriyoruz.
Yine aynı güzergâhtan geriye dönerek; önce Göynük’e oradan
da Taraklı’ya yaklaşık 45 dakika sonra ulaşıyoruz. Taraklı’da tıpkı Göynük gibi
2013 yılında Cittaslow yani Sakin Şehir ağına dahil edilmiş. Ancak bizim
gittiğimiz gün tam da Taraklı’nın merkezinde pazar kuruluydu ve hareketli bir
gündü. Yöresel ve organik ürünlerin sunulduğu tezgâhlar tazecik sebzelerle,
çeşitli otlarla, ilçeye adını veren şimşir taraklar ve yine Taraklı bezine
yapılmış el emeği göz nuru işlerle donatılmıştı. Her yer cıvıl cıvıl renkliydi.
Geçtiğimiz haftasonunda İstanbul’un stres yüklü yoğun temposundan kaçabileceğimiz
ve aynı zamanda çok da uzak olmayacak sakin bir yer arayışı içindeyken, tam da isteğimize
uygun bir yer olarak - bu yıl
Uluslararası Cittaslow (Sakin Şehirler) Birliğine girmiş olan - Bolu’nun Göynük
ilçesine gitmeye karar verdik. Ve daha,
tan yeri dahi ağarmadan erkenden yola koyulduk. Biraz uykumuzdan fedakarlık
ettik, ama sonrasında gördüklerimiz bu fedakarlığımıza değdi.
Böylelikle hem trafiğe yakalanmamış olduk, hem de gökyüzünü
şölene çeviren gün doğumunu anbean izlemiş olduk. Kapkaranlık gecenin içinde
yol alırken, trafiksiz rahat bir sürüşün ardından gece yavaşça aydınlanırken, güneş
kendinden önce gülleri serpiştirdi gökyüzüne. Bulutlar perde perde gül rengine
boyandı. Ardından günün baş solisti olarak güneş sahnede ki yerini aldı.
Doğu Karadeniz Gezimizin ilk
rotası Sinop ili, Gerze ve ardından Alaçam
- Kızılırmak Deltası - Samsun ili
ve en son ziyaret ettiğimizÇarşamba Göğceli Camiiolmuştu. Tarihi Göğceli Camii’ni gördükten sonra
yeniden yollara koyuluyoruz. Bu defa sırada fındık cenneti Ordu var. Sahil şeridi üzerinde, bir yanımızda hırçın
dalgalarla coşan bir deniz, diğer yanımızda maki ve fundalıklarla kaplı yemyeşil dağlar, şarıl şarıl akan
dereler ve derelerin yanında ahşap değirmenlerin, akarsuların panoramasında cennet bir
coğrafyanın içinde, keyifli bir yolculuk yapıyoruz. Bölge doğal plajlarla çevrili. Manzaramız böyle güzel olunca (Samsun-Ordu
arası 165 km) bakına bakına giderken, zaman nasıl akmış anlamıyoruz. 2.5- 3 saatlik yol çarçabuk
geçiveriyor. Aslında yolumuzun üzerinde olan Ünye ve Fatsa'yı da görmeyi çok istiyorduk ancak zaman darlığından transit geçmek zorunda kaldık. (Ama bir gün yeniden Ordu'ya gelip bu ilçeleri de görmeyi çok arzu ediyoruz.)
Yola çıkmadan önce karar
verdiğimiz merkezdeki bir otele şehrin ışıkları arasında giriş yapıyoruz. Bir gece konaklayıp bir tam günü Ordu’da
geçirmeyi ve otelin şehir merkezinde oluşunun bize zamandan kazandıracağını
düşünerek, yürüme mesafesinde şehri turlamayı planlıyoruz.
Karadeniz'in en büyük şehri Samsun'u gezdikten sonra Ordu'ya gitmek üzere yola koyuluyoruz yeniden. Sahil şeridi üzerinden yol alırken Samsun - Ordu Karayolu üzerinde bulunan ve ' Çarşamba'yı sel aaaldııııı. Bir yaaaaar sevdimmm el aaaaldı aman amannnn..'diye başlayan :)) yanık sevda türküsüne konu olan Çarşamba ilçesine giriyoruz.
Yeşilırmak'ın iki yanına kurulmuş olan ve kar sularının eriyerek özellikle bahar mevsiminde sel olup Çarşambaovasına taştığı günler çok gerilerde kaldı. Çünkü artık Yeşilırmak suyu, Hasan Uğurlu ve Suat Uğurlubarajları sayesinde kontrol altına alınmış görünüyor.
Doğu Karadeniz Gezimizi arayı daha fazla açmadan kaldığım yerden
anlatmaya devam ediyorum. Sinop’tan sonra Samsun’un şirin ilçesi Alaçam ve ardından
Bafra’da Kızılırmak Deltası Kuş Cennetini de keşfettikten sonra, Karadeniz Bölgesi’nin
en büyük şehri Samsun’a gitmek üzere yola koyuluyoruz. Ve kıyı şeridi üzerinden
harika doğayı seyrederek keyifli yolculuğumuzun ardından akşam olmadan Samsun’a
giriş yapıyoruz. Yola çıkmadan önce yapmış olduğum hazırlıklar içinde ziyaret
edeceğimiz yerlerin genellikle şehir merkezinde ve yakın çevrede olduğunu
öğrendiğim için, konaklayacağımız oteli de buna göre merkezde seçmiştim ve
mobil nevigasyon yardımı ile zorlanmadan otelimizi buluyoruz. Otele
yerleştikten sonra, hem acıkan midelerimizi şenlendirmek hem de gece ışıklar
altında Samsun’u yürüyüş mesafesinde çok fazla açılmadan keşfetmek üzere dışarı
çıkıyoruz.
Alaçam’dan hareketle Samsun’a doğru yol alırken, kahverengi
tabelalar bu defa ‘Kızılırmak Deltası Kuş Cenneti’ ibaresini gösteriyor, kim
istemez ki bir kuş cennetinin içinde bulunmayı, hele ki bu Bafra’nın can suyu
‘Kızılırmak’ olunca. Tereddütsüz Bafra'nın içinden geçerek, rotamızı çeviriyoruz Kızılırmak Deltası’na.
Türkiye’nin en uzun Akarsu’yu olan Kızılırmak, Sivas’ta
Kızıldağ’da doğup Bafra’da Karadeniz’e dökülüyor. Denizle buluştuğu noktada ise
verimli Bafra Ovası’nı meydana getirerek Kızılırmak Deltası’nı oluşturuyor. Çok sayıda göle, sazlık alanlara ve subasar çayırlara sahip olan delta, bu kadar zengin bir bitki örtüsü ile göçmen kuşların da cazibe merkezi oluyor.
Genellikle her yıl olduğu gibi bu yıl da yaz bitiminde gerçekleştirmiş
olduğumuz uzunca bir tatili daha sona erdirdik.
Yalnız bu yıl, yaz sonu gezimiz biraz sarkarak sonbaharın son demlerine uzandı…
ama yine de yetiştik biz sonbahara!. Gelince gördük ki, kış kapımıza dayanmış.
Diyeceksiniz ki;’ ne fark eder kış olsa!’ olma mı :) olur elbette, ama şapır şupur yağmur altında, hele ki kar-tufan arasında
gezinin de pek tadı olmazdı. Kayak merkezinde kaymaya benzemez ki kültür turu
;) Neyse ki yeşilin her tonunu doyasıya yaşadığımız ve kendi rotamızı
kendimizin belirlediği güzel bir tatil süreci geçirdik Karadeniz kıyılarında. Hava
da yüzümüze güldü. Çok nadir de olsa bulutlu havalar, onları da müze ziyaretlerine
ayırdık, iyi de oldu.
İçinden tren geçen 'nereye' sorusu yıllardır beni sevindirir, coşturur,çünkü yanıtım hiç değişmez. Yanıt benim değildir çünkü, ödünç bir yanıttır, Erkin Koray'dan bir kez ödünç almıştım, yıllardır kullanır dururum: "Elimde sarı madenden bir boru / Gidiyorum güneşin battığı yere doğru'. (*)
Biz ise Doğu Karadeniz yollarında olacağız. Ama bu defa trenle değil, dört tekerlekle 'otomobil uçar gider :) diyeceğiz. Bu zaman zarfında kendinize iyi bakın dostlar. Bu süreçlerde bizi instagramdan takip edebilirsiniz.
Doğu Ekspresi ile...Anadolu'ya tren yolculuğumuzun 2. bölümünü seyirlerinize sunar...Herkese iyi hafta sonları dilerim..
Bayramda İstanbul biraz olsun nefes alırken... dikkat ederseniz sadece 'biraz' diyebiliyorum, zira İstanbul'un artık ne mümkün tamamen tenhalaşıp, boş kalabilmesi!.. yine de iş günlerine göre hayat biraz daha sakin akarken... ve biz de bu bayram şehir dışına çıkmamışken.. fırsat bu fırsattır dedik ve - uzun zamandır aklımızda olup bir türlü gerçekleştiremediğimiz - Rumelihisarı'na gitmek üzere yola koyulduk.
Hava güzeldi, sahil şeridi yayadan daha çok araç trafiği ile hıncahınç dolu olsa da; efil efil rüzgâra karşı, bir kez de Rumeli yakasından Anadolu yakasına ve özellikle Anadolu Hisarı'na el sallamanın keyfi de bir başka olacaktı :) Burada en sıkıcı durum ise balık istifi gibi caddenin sağına ve soluna park etmiş olan araç konvoyu idi!. 'hadi şimdi gel de boş bir park yeri bul!.' derken... 'Hisar park' yetişti imdadımıza!. ama orada da yer olamayabilirdi!. bu yüzden bir daha ki sefere, Anadolu Hisarı'na kadar araçla gidip, burada Küçüksu İskelesi'nden karşıya İstinye İskelesine şehir hatları gemisiyle geçmemizin çok daha mantıklı olacağına kanaat getirdik.
Gönen, Marmara Bölgesi'nde Balıkesir ilinin şirin bir ilçesidir. Doğusunda Manyas ve Bandırma, batısında Biga ve Yenice ilçeleri, kuzeyinde Marmara Denizi ve Erdek
Körfezi, güneyinde ise Balya ilçesi ile çevrili olan bu ilçe, özellikle şifalı termal suları ile meşhurdur. Kazdağları'ndan doğan Gönen Çayı ise ilçenin içinden geçerek Marmara denizine dökülür. Bereketlidir toprakları. Hamarattır kadınları. Benim ise anne ocağımdır. Bu yüzden, anneannem hayatta iken, ilkokul ve orta öğretim yıllarımda yaz tatillerinde sık sık giderdim Gönen'e.
Likya Kentleri gezimizin son durağında Termessos Antik Kenti’ni
ziyaret etmiş ve bu turumuzu da tamamladıktan sonra İstanbul’a dönmek üzere yola koyulmuştuk. Ama bir kez insan gezgin bir ruha sahip olmaya görsün, keşif merakımızla farklı yollara sapmayı kâr bildiğimizden, elimizde haritalar 'bu defa acaba hangi yol üzerinden gitsek ??' derken... Isparta üzerinden gitmeye karar vermiş, ama velâkin Isparta yolunda tabelalardaki oklar
sürekli gözümüzün içine bakıp bize bir de Eğirdir’i gösterince 'bu davete de hayır demek
olmaz!' diyerek; bu defa da yönümüzü ‘Eğirdir’ e çevirmiş ve öyle bir manzara
ile karşılaşmıştık ki! ardından ‘iyi ki
yolumuzdan sapmışız’ demiştik ;)
Tıpkı içinden geçtiğimiz bu günlerdeki gibi, doğanın
içindeki renklerin ve hareketliliğin sürekli dinamik olduğu; gökyüzünün zaman
zaman parçalı bulutlu ve sağanak yağışlı, ardından ise pırıl pırıl açan güneşle
mis gibi toprak kokusunu içimize çektiğimiz bir bahar mevsimiydi.
Antalya, yurdumuzun en çok turist çeken şehridir. Bu şehre gelip de, etkilenmeyen yoktur sanırım. Tatil planları içinde öncelikle kendine yer edinen Antalya ve çevresindeki beldelerin her biri, başlı başına birer cazibe merkezidir. Bu özel şehir, anlat anlat bitmez, gez gez zaman yetmez.
'Antalya'da nereleri gezebiliriz?' sorusunun yanıtı, sayısız seçenekler sunar size. Merkezinde gezilip görülecek yerlerden tutun da, yakın çevresindeki antik kentlere ve ören yerlerine kadar çok renkli ve çok sesli ışıl ışıl bir şehirdir. Şimdi gelelim, kendi gezi serüvenimizden yola çıkarak Antalya'da gezilecek ve görülecek yerlere dair önerilerimize.
Özellikle
Adamkayalar kabartmalarının olduğu Taşeli bölgesine inişimiz bir hayli çetin
olmuştu ;)
Herhangi bir tura bağlı olmaksızın kendi programımızı kendimiz
hayata geçirdiğimiz için, öncesinde hummalı araştırmalar yapsak da, yine de
bazen, nelerle karşılaşacağımız belli olmuyor, bu da macera dolu gezilerimizin bize birer sürprizi
oluyor.
Doğu Akdeniz'de Mersin ve Silifke arasında gerçekleştirdiğimiz gezimizin en son güzergâhında ise, Mersin – Silifke
karayolu üzerinde yer alan ve ören yerinin içinden geçen Elaiussa - Sebaste
Antik Kentioluyor.
Safranbolu – Amasra gezimizi anlatmaya kaldığımız yerden devam
ediyorum.
Safranbolu’yu, doğal güzelliklerini ve eski bir Bektaşi köyü olan Yörük Köyünü de gezdikten sonra yeniden yola
koyuluyoruz. Bu defa durağımız Amasra.
Bartın üzerinden dağ yollarına uzanıp, ormanların arasında, ağaçların birer tünel yaptığı, muhteşem bir görsellik ve renk cümbüşü içinde yol seyrimiz, oldukça keyifli geçiyor.
Dağlardan dolanarak indiğimiz virajlı yollardan Karadeniz kıyılarına vardığımızda, aniden karşımıza çıkan Amasra, muhteşem coğrafi görüntüsü ile, tıpkı Fatih Sultan Mehmed’in bu yöreyi ilk gördüğünde hissettiği duygular gibi, bizi de son derece etkiliyor.
Bir kültür hazinesi olan Yörük Köyü’nü gezdikten sonra, bu defa Safranbolu’nun doğa harikalarından
biri olan ve Dünya Mağaracılık literatürüne girerek, Türkiye’nin en büyük 4. mağarası
arasında yer alan Bulak (Mencilis) Mağarasına gitmek üzere yola koyuluyoruz.
Harita yönümüz gereği yeniden Safranbolu’ya gelip, Bağlar mevkiinden sapıp, ilçenin kuzeybatı istikametinde bulunan Bulak
Köyü’ne doğru yol alıyoruz. Yaklaşık 8 km. sonra mağaranın bulunduğu alana
varıyoruz.
Safranbolu’nun tarihi sokakları, çarşıları, camileri, han ve
hamamlarını gezdikten sonra ertesi gün konakta yaptığımız kahvaltının ardından
erkenden yola koyuluyoruz. İlk rotamız, Safranbolu’ya 11 km uzaklıktaki, 750
yıllık tarihini bugüne taşıyan Yörük Köyü oluyor. Köy, 1997 yılında Kültür
Bakanlığı tarafından, gerçek bir Türk-Türkmen Köyü olması ve tarihi yapılarının
görkemi nedeniyle koruma altına alınmış. Bu yüzden biz de, 'Safranbolu’ya kadar
gelip de koruma altına alınmış ve nam salmış olan Yörük Köyü'nü görmeden olmaz !' diyoruz.
Adını vadideki SAFRAN çiçeğinden alan Safranbolu’da, Anadolu’nun köklerine yolculuk yapmak...bambaşka bir duyguymuş meğer!..
Yaz sıcaklarının yerini yağışlı ve nemli günlere bıraktığı ve sonbahara ‘merhaba’ dediğimiz bu
günlerde, araya uzun bayram tatili de girince, biz de gezi planımızı; doğa ve
kültür iç içe yaşayacağımız, Batı Karadeniz’in güzel ilçeleri; SAFRANBOLU ve AMASRA’da
geçirmeye karar verdik.
Yaklaşık 10 yıl kadar önce, tur aracılığı ile soğuk bir
kış ayında Safranbolu ve Amasra’ya gitmiştim. Normalde daha önce gezip
gördüğümüz yerlere 2. kez gitmek yerine yeni yerlere gitmeyi tercih etsek de… aradan bir hayli zaman geçmişti. Sanki bir
şeyler eksik kalmış gibiydi!.. Zaman, neler getirip neler götürmüştü bu
kentlere bilinmez.. ama ben ‘değişmiştim’ bir kere!. artık çok daha farklı bir gözle
bakmaktayım hayata, doğaya, çevremde olup bitenlere bunun farkındayım.. işte
bu yüzden inanıyorum ki o gün gözümden kaçan belki de gözümün önünde olduğu
halde benim göremediğim pek çok ayrıntıyı şimdi görebilecektim!..
Kara tren, sıla hasretiyle dolu, ne
çok gurbet yolcusunu ağırladı kim bilir!. ne çok!. ‘Gurbete, uzun ince bir yolla, kara
tren’in penceresinden Fırat’a, sararmış ekinlere, kar kaplamış dağlara bakarak,
arkada bıraktıklarında akılları, yürekleri kalarak...’ Nazım Hikmet’in dediği gibi;
Trenin kalkmasına daha on dakika var, Vagonlardan uzatmış başlarını
yolcular / Bakıyorlar arkada kalacak olanlara, “Tez geliriz” diyorlar gözleri
dolanlara.. / Haydarpaşa Garı’nda nöbet bekliyor
gurbet, Gurbet ölüm gibidir: Herkese gelir
nöbet!
Eceabat – Seddülbahir Güzergâhında yer alan şehitlikler ve
anıtlar, anıt mezarlarını ziyaret kapsamında gerçekleştirdiğimiz turumuza, kaldığımız yerden anlatmaya devam ediyorum. En
son Soğanlıdere Şehitliğini görmüştük. Behramlı Bölgesi’nden Alçıtepe’ye doğru yöneldiğinizde,
Alçıtepe’ye varmadan önce ziyeretçileri sırasıyla; Şahindere Şehitliği, ardından ‘Zirvede Bir Komutan’Mareşal Fevzi Çakmak Anıtı ve Alçıtepe’den
çizilen hilal, Abide’ye doğru takip edildiğinde ise Kerevizdere yakınında ‘Kaymakam
(Yarbay) Hasan Bey Şehitliği yer alıyor. Çizdiğimiz bu rota bizi nihayetinde Abideye ulaştırıyor.
Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan boğazı, adaları, Truva
ve Gelibolusu’yla Çanakkale özel bir kentimizdir. Büyük bir açık hava müzesini andıran Çanakkale, stratejik ve jeopolitik öneminden dolayı antik çağlardan günümüze birçok uygarlığın ele geçirmek istediği bir bölge olmuş, bundan dolayı Türk ve dünya tarihinin akışını değiştirecek ve tayin edecek bir dizi olaya da ev sahipliği yapmıştır. Doğu- Batı savaşı olarak bilinen Troya Savaşları Çanakkale'de gerçekleşmiş, bununla kalmayıp bölge yine birçok kavmin ve uygarlığın çıkar çatışmalarına sahne olmaya devam etmiştir.Ve Çanakkale'yi Türk ve dünya tarihinin merkezine yerleştiren en önemli gelişme ise hiç şüphesiz 1915 yılında yaşanan Çanakkale Muharebeleri olmuştur.