1 Ekim 2009 Perşembe

Tesadüf a canım!


Bugün sabahın ilk ışıklarının yüzüne vurduğu bir kedi gibi biraz da Mahmure hanım edalarında erkenden uyanıyorum. Biraz esniyor sonra da geriniyorum yok olmadı uzadıkça uzuyorum. Başak sarısı odam yeni kalaylanmış bakır bir kap gibi güneşin ilk ışıkları içinde böyle parıldarken yataktan çıkmak gelmiyor içimden… Evet bugün miskin bir kedi olmak ve güneşi içmek istiyorum! Kafam aydınlık, içimde böylesine berrakken tam da zamanıdır diyorum ve…

Hemen başucumdaki iki üç kitap arasından gözüm yeşil kaplı olanına gidiyor. Başlıyorum çok sevdiğim yazarın; “ Sait Faik Abasıyanık’ın 55. Yıl Anısına O. Çakmakçı’ nın hazırlamış olduğu Hikaye Armağanı ” kitabını okumaya. Her zaman ki alışkanlığımla Ön sözden itibaren okumaya başlıyorum…


“Şu insanlara hiçbir şey çok değildir” 1954 - (*)

Ardından Özgeçmişinetam okumaya başlarken; bildiğimi sandığım ama gözümden kaçmış olan en önemli ayrıntı ile öylece kalakalıyorum…

Burgaz Ada’daki müze evine, evin içindeki eşyalara, bir bir odaları gezerken yazardan izler bulabileceğim önemli ayrıntılara, yatağının başucunda yer alan büyük yağlı boya tabloya kadar oldukça marjinal bir yaşam biçimi ve görüntü bir bir gözümün önüne geliyorken nasıl böyle bir ayrıntıyı kaçırmış olduğuma şaşırarak daha bir merakla okumamı sürdürüyorum…

Geçmişten izler ve izlerden geriye kalan yansımalarla elimde tuttuğum kitap özgeçmişinde yer alan ilk satırdaki;

18 Kasım 1906 - Adapazarı’nda Ramazan Bayramı’nın ilk günü dedesinin evinde dünyaya gelir.Cümlesi ile birden bire sabahın o ilk mahmurluğunu üzerimden atıveriyorum.

Çünkü benimde doğduğum gün 18 Kasım ! Benimle aynı gün doğan, sıra dışı insanlar, özgün bireyler ve yaşam tarzları, hayat hikayeleri vs.. oldum olası hep dikkatimi çekmiştir. Başkaları için belki önemsiz bir ayrıntı ama benim için hep önemli bir ayrıntı olmuştur bu. Belki de ortak bir yanımız var mı! diye bir merak benimkisi, doğum haritasında evrenin ayın ve güneşin konumu ve insanları etkileyiş biçimine dair Astrolojiye dayalı söylenilen sözler ve ortak izdüşümlerini aramak belki de! bilemiyorum isimlendiremediğim bir merak diyelim buna!..Böylece elime aldığım kitabı daha büyük bir iştahla adeta yutarcasına okumaya koyuluyorum…

Önsöz, Öz geçmiş, Büyük aşkı; Aleksandra, Darrüşşafaka’ ya Bağış, Sait Faik Kitapları, Hakkında yazılmış kitaplar, Yabancı Dillerde Sait Faik Kitapları, Ödül Kazanan Kitaplardan Seçmeler… derken öyküler arasında kayboluyorum!..

Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşında iken patlak verdi. Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Ben o aralık: “Üçü yirmi üç geçiyor” deyivermişim. Bu tutturuşa önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur falan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı: “Peki ama nasıl bildin?” “Bilmem dedim. “ Dilimin ucuna geliverdi işte.”

Rahmetli halam: “Tesadüf a canım” dedi. “Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler.”  Öbürküler de: “Evet” dediler. “ Tesadüf. Ama bu kadar olur yani.”

İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bir tesadüfe dayandığı oy birliğiyle kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım. Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki bir gece, ter içinde uyandım:

“Bire beş var, bire beş var” diye sayıklıyordum.

Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire tam beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu? Biraz sonra saat “dan” diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi oldum. Hayır bu sefer ki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik-tak’ larını, ilk defa o an duyar gibi oluyordum. Bu tik-tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatinkine benzemiyor. Çok ağır, daha tok… Tıpkı ağırbaşlı bir pandül gibi… Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi yüzümü yıkadım. O tempo hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna…

Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma vuran dalgaların temposu da şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor. “ Lamı cimi yok, tozutuyorum” dedim. Ter içinde oraya yığılmışım. Gelip beni ayıltmışlar yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı saymıştım. Söylemezsem, sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı evdekilere açmamakla iyi etmişim. Belki o zaman bir çaresine bakar önüne geçerlerdi. (**)


Bir o an’dayım bir bu an’da!!!
Gidip geliyorum farklı zaman tünelleri içinde, ama hep ortak tümcelerde buluşuyorum… Tebessümle ve başımla tasdik edercesine içimden "bende! bende!" diyorum satırları okudukça. Sonra tekrar dalıyorum başka bir ana...


Gözlerimin önüne bol köpüklü Türk kahvesi ve mis kokulu kahve içimi ardından israrlarına dayanamadığım arkadaşlarımın fallarına bakarken onların yüzünde "bunu da doğru bildin!" dercesine beliren şaşkın bakışları geliyor. İçimden gelen seslerle kahve telvesinde beliren şekillere hiç bir hesap kitap yapmadan; kendimce anlamlar yükleyip söyleyiverdiğim; ve üzerinden kısa bir süre sonra "dediğin oldu!" "söylediklerin aynen çıktı! " ifadeleri ile karşılaşınca; " fala inanmayın falsızda kalmayın! " deyip sonrasında da kendime bile itiraf edemediğim bir duygu içinde  şaşkın bir hale geliyorum. Bilemediğim bir ses sanki benimle konuşur gibi oluyor, ben böyle hissediyorum.

Anımsadığım bu düşünceler içinde bir sessizlik bir şaşkınlık halinde etrafıma bakıyorum. Ben nerdeyim! Başak sarısı odamda bakır kırmızısına dönmüş duvarlara bakıyorum. Güneş bedenimi yakıyor başımsa fıldır fıldır dönüyor. Canımda şöyle burcu burcu tüten Türk kahvesi istiyor. İçmeli ve kendime gelmeliyim!  Kitap ellerimden kayıyor sinsice içimdeki sese uyarak, saatime bakıyorum ve işte tam o sırada öylece kalakalıyorum!


Saat tam bire beş var!


Susuyorum!






Kaynak:
(*) Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı 55. Yıl Anısı “Önsöz” Sayfa – 7 ( Tüneldeki Çocuk )
(**) Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı 55. Yıl Anısı “On İkiye Bir Var” Sayfa31-32 (Hazırlayan: O. Çakmakçı 2009)

2 yorum:

  1. Aslında tesadüf diye bir şey var mı? Yoksa yaşanılanlar bir zaman kaymasından arta kalanlar mı?

    YanıtlaSil
  2. Geçmiş-Gelecek ve An'da gelip gitmeler belki de! Belki de adını tam olarak açıklayamadığımız ruhsal bir durum, yoğun bir enerji de diyebiliriz buna! Kimbilir daha ne çokkk akıl almazlıklarımız var! bizim onları keşfetmemizi bekleyen... İnsan beyni bir gün bilinmezleri" Evren/Ruh/Yaşam/Tanrı..." çözecek. Savaşmak yerine sevgiyi beslediğinde!

    Tıpkı Mevlana'nın gönül dünyasında olduğu gibi!

    YENİLİĞE DOĞRU
    Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
    Her gün bir yere konmak ne güzel.
    Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
    Dünle beraber gitti, cancağzım,
    ne kadar söz varsa düne ait.
    Şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım.

    YanıtlaSil

Related Posts with Thumbnails