Uzun zaman oldu bloğuma bir şeyler yazmayalı…
Bazen hayatın gündelik telaşı, bazen de insanın içine çöken o tarifsiz ağırlık, kelimelerle arama mesafe koyuyor. Ama bugün, içimde “hadi yaz!” diyen sesi yeniden yakalamışken ve hevesim de yerindeyken oturdum klavyenin başına.
Eskiden, hayatımdan küçük kesitleri düzenli aralıklarla yazıya döktüğümü anımsadım. Bir bakıma kendime düşülmüş notlar oluyordu bunlar; bir bakıma da sevgili okurlarıma, “Pür-ü melalim işte budur…” deme hâli…
Son yıllarda hayatım, ana ocağım Bandırma ile yaşadığım şehir İstanbul arasında gidip geliyor. Annem kendi işlerini hâlâ büyük ölçüde halledebilse de protez uygulanamayan bacağı onu oldukça zorluyor. Bu yüzden zamanımın önemli bir kısmını onun yanında geçiriyorum.
Çocukluk yıllarımda, yurt dışında yaşayan ailemle uzun ayrılıklar yaşardık. Şimdi sanki o eksik yılları telafi eder gibiyiz… Anne kız, bitmeyen sohbetlerimizin içinde bazen eski zamanlara, bazen bugünün karmaşasına dalıyoruz. Kimi anılar gülümsetiyor, kimileri içimizi burkuyor. Günlerimiz böyle, yoğun bir duygu ikliminde geçip gidiyor.
Üstelik bu sohbetler sırasında çocukluğuma dair ilk kez duyduğum şeyler de oluyor. Şaşırıp kalıyorum bazen… Meğer küçük Esin, Almanya’daki kindergarten yıllarında neler yaşamış…
Annem anlatıyor:
“Almanya’ya ilk gittiğimiz yıllarda bir terzi firmasında yeni işe başlamıştım. Sana bakacak kimsemiz yoktu. Bu yüzden seni, Alman Rahibe eğitmenlerin himayesinde kindergarten'e kayıt ettirdik. Yakınımızda olan Kilisenin bir bölümü, vakıf çatısı altında hem yetimhane, hem de anaokulu olarak hizmet veriyordu. Ben de her sabah, henüz hava aydınlanmadan seni oraya bırakıp işe gidiyordum.
Bir sabah yine erkenden geldik. Kapıyı çaldım, açan olmadı. Bir daha çaldım, yine ses yok… Oysa kapıyı hep *‘Şivester’ ler açardı. Meğer o gün her zamankinden daha erken gelmişiz.
Ama işe yeni başlamıştım ve işimi kaybetmekten korkuyordum…bir müddet bekledim, sonra!.. ”
Ve annem, beni o büyük kapının önünde bırakıp oradan ayrıldığını, ancak sokağın başında durup, kapının bir an önce açılacağı anı dua ederek beklediğini....anlatıyor.
Ne kadar süre bekledim orada?
Kapı bana ne zaman açıldı?
Hiç hatırlamıyorum!
Belki de annem gözyaşları içinde uzaklaştıktan birkaç dakika sonra açılmıştı o kapı!.. Yoksa ruhumda iz bırakan o korkuyu unutmazdım diye düşünüyorum bugün.
Ama hafızamda kalan başka görüntüler var…
Diğer çocuklardan erken geldiğim sabahlarda, şivesterlerin beni yüksek tavanlı, loş bir odaya aldıklarını hatırlıyorum. Duvarında çarmıha gerilmiş İsa heykeli vardı. Bir köşede piyano dururdu. Oda yalnızca mumlarla aydınlanırdı.
Ben ise biraz ürkek, biraz çekingen ama merak dolu gözlerle etrafı seyrederdim.
O anların silik ama derin izleri hâlâ zihnimde…
Velhasıl, annemle geçirdiğimiz günler; kâh annemin, kâh benim çocukluk ve gençlik anılarımızla birlikte, eski bir filmin sahneleri gibi akıp geçiyor gözlerimizin önünden.
Birlikte olduğumuz her anın kıymetini ikimiz de biliyoruz. Bu yüzden geçmişe dair konuşmalarımızda ne bir sitem var ne de bir hesaplaşma… Hayatın hem ne kadar zor hem de ne kadar güzel olduğunu biliyoruz sadece. Küçük kırgınlıkların üzerini yumuşak bir sessizlikle örtmeyi öğreniyoruz.
Yaraları sürekli kazımanın bir anlamı yok.
Zaten hayatta her şey insanın istediği gibi olmuyor. Ama insan, biraz da bardağın dolu tarafına bakınca, karşısına rengârenk bir hayat hikâyesi çıkıyor.
Geçtiğimiz hafta hava güzelleşince annem ve onun kıymetli komşusuyla birlikte biraz nefes almak için Bandırma sahilindeki çay bahçelerine gittik. Bahara küçük bir “merhaba” dedik.
Çünkü havanın da huyu değişken bu aralar…
Bir gün neşeli, bir gün kasvetli; bir gün rüzgârlı, ertesi gün yağmurlu…
Atatürk Meydanı’ndan sahile doğru ağır ağır yürürken, yol üstünde restore edilmekte olan iki katlı, cumbalı, zarif bir evin önünde durduk. Güllerle süslenmiş o küçük yapı, insana eski zamanlardan kalmış bir hikâyenin içindeymiş hissi veriyordu.
Annemin komşusuyla birlikte günün anısına fotoğrafını, tam o sırada çektim.
Ve annem birden durup şöyle dedi:
“Biz çocukken annemle bu eve çok gelirdik… Ben köşedeki odanın cumbasına oturur, pencereden geçen trenleri izlerdim. Trenden inip vapura binen insanlara bakardım…”
Sonra da o evin eski sahiplerini anlatmaya başladı.
O an gözümün önüne annemin çocukluk hâli geldi birden. O cumbalı odanın içinde, dışarıyı seyreden küçük bir kız çocuğu…
Ben Bandırma’da, anne ocağında anılar arasında dolaşırken; eşim de yoğun iş temposunun yanı sıra en büyük tutkularından biri olan tarihe doğru derin bir yolculuğun içindeydi.
İkinci üniversitesini okuyor. Dersler, sınavlar, yıllar… Derken hiç ara vermeden dördüncü sınıfa kadar geldi. Şimdi mezuniyete çok az kaldı.
O dersleriyle meşgulken, ben de sanatın içinde, resimlerimle hemhâl oldum.
Dış dünya —özellikle İstanbul gibi bir metropol— alabildiğine yorucu ve kaotik. Resim yapmak ise benim için adeta bir terapi. Kendimle baş başa kaldığım, içime döndüğüm, derinlere indiğim bir yolculuk…
2012 yılında başlayan ve özellikle 2019’dan sonra yoğunlaşan sanat serüvenimde; karma sergiler, uluslararası yarışmalar, dergilerde yayımlanan çalışmalar ve çeşitli etkinliklerle sanatın içinde güzel anılar biriktirmeye devam ediyorum.
Hayat kısa… Kuşlar uçuyor…
Sanata dair anlatacaklarım ise başka bir yazının konusu olsun.
Yeniden görüşünceye dek, sizler de heybenizde biriktirdiğiniz hikâyelerinizle hoşça kalın sevgili dostlarım…
Çocukluğumun Masal Kenti
Aschaffenburg
Bandırma Görselleri: BandirmaPage Sayfasındandır




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder