Uzun zamandır Taksim’e gitmemiştim. Hem güvenlik açısından bir risk taşıdığı için, hem de ardı ardına kapanan mekanlarla içi boşalan bir Beyoğlu artık ne kadar cazip olabilirdi? doğrusu pek emin değildim! Ama illaki yerinde görmeliydim. Ve sonunda gittim Taksim'e. Taksim meydanı gri
beton yüzü ile ruhunu kaybetmiş bir halde idi. O, görmeye alışkın
olduğumuz ve dünyanın her yerinden gelen turistlerin uğrak yeri olan İstiklâl
Caddesi kimliğini kaybetmişti sanki. Kış mevsiminde olsak da aralarda güneş
bahar tadında yüzümüze gülerken şimdi bu tenhalık içinde tek tük gördüğüm turistler hiç Beyoğlu manzarasına uygun değildi. Ortalıkta ne bir bey vardı ne de beyin oğlu!. Her yer arabeskin kralı olmuştu adeta. Genellikle İstiklal Caddesi çok daha fazla turisti
ağırlardı hep. Şimdilerde ise Suriyelilerin hakim olduğu Beyoğlu’nda, kulağıma gelen sesler içinde de baskın olarak Arapça müzikler duyunca, 'ben neredeyim!' dedim şaşkınlıkla. 'Neredeyim, nereye geldim!.'
Sokak çalgıcıları içinde dahi Suriyeliler sanki daha fazla idi. Oysa Taksim bir zamanlar farklı kültürlerden insan manzaralarıyla dolup taşar; klasik müziğinden, rock müziğine, halk müziğinden, protez müziğine, kafeleriyle, barlarıyla, sanat merkezleriyle, çok daha cıvıl cıvıl olurdu.